Kerbelâ Olayı

İslâm dünyasında ilk ayrılıkçı hareketler Hz. Muhammed’in vefatıyla birlikte başlamış, “Kerbelâ Olayı” olarak bilen ve  Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin başta olmak üzere Hz. Muhammed’in ailesinden (Ehl-i Beyt) bir çok kişinin öldürülerek Halifeliğin Emevî Hanedanına geçmesi ile sonuçlanan savaştan sonra İslâm dünyası iki ana gruba bölünmüştür. Kerbelâ olayı, Müslüman-Hıristiyan ayrımından daha ciddi bir sorun haline gelen bu bölünmeye ilaveten, şehitlik, kendini dava uğruna feda etmek, dava uğruna her türlü zorluklara katlanmak gibi duyguların gelişmesi ile çatışma ve savaşma kültürüne de etki etmiştir. 

Peygamberin ölümünden sonra halifelik makamına kimin getirileceği tartışmasında Peygamberin damadı ve en sevdiği kişi olan Hz. Ali’nin bu makamı hak eden kişi olduğu dile getirilmiş, ancak Hz. Ali “Hz. Muhammed’den sonra en uygun kişi Ebu Bekir ve daha sonra Hz. Osman’dır” diyerek bu tartışmaya o an için son vermiştir. Hz. Osman’ın ölümünden sonra ise Emevî hanedanından Hz. Ömer hilafet makamına getirilmiş, onun ölümünden sonra ise Hz. Ali, halife olarak seçilmiştir.

Normal olarak, İslâm Dünyasının liderleri olan Halifeler, “eşitler arasında birinci olmak ve ileri gelen kişilerden oluşan şuranın öğütlerine göre hareket etmek” üzere kendisine eşit düzeydeki kişilerce seçiliyordu. Ancak, Hz. Ali’nin seçimi esnasında Emevî kabilesinin lideri ve o zamanki Suriye Valisi Muaviye, halifeliğin kendi soyuna verilmesi gerektiğini iddia ederek Hz. Ali’nin halifeliği döneminde çeşitli siyasî oyunlara başlamıştı.

Dördüncü halife Hz. Ali’nin Hz. Muhammed’in de torunları olan Hasan ve Hüseyin isminde iki oğlu vardı. Normal olarak, halifelik henüz babadan oğula geçen bir makam olmasa da, 24 Ocak 661’de Hz. Ali öldüğünde, Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Ali’nin büyük oğlu Hz. Hasan’ın halifeliğini kabul ederek  ona biat ettiler.

Hz. Ali’nin daha sağlığında çirkin bir muhalefet sergileyen ve Hilafet makamını silah kullanarak devralmak isteyen Muaviye, 60 bin kişilik  bir ordu toplayarak Hilafet merkezine doğru ilerlemeye başlaması üzerine, Halife Hz. Hasan da 40 bin kişilik bir ordu toplayarak karşı harekete geçti. İki ordu karşı karşıya geldiğinde, Muaviye’nin ajanları vasıtasıyla başlattığı propaganda faaliyetleri ile Hz. Hasan’ın ordusunda çözülmeler, ayrılıklar ve hatta ayaklanmalar başladı. Ordusunun bu durumu ile savaşmayı göze alamayan Hz. Hasan, Muaviye’nin barış çağrısına uydu ve bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmanın en önemli maddesi; Halifeliğin Muaviye’ye devredilmesi ve Muaviye’nin ölümünden sonra ise tekrar Hz. Hasan’a iade edilmesiydi.

Ancak, sonraları askeri ve siyasi gücünü iyice sağlamlaştıran Muaviye, bu anlaşmanın hükümsüz olması için çeşitli hilelere başvurdu ve Hz. Hasan’ın eşinin Hz. Hasan’ı zehirlemesini sağladı. Bu durumda, Hz. Hasan’ın vefâtından sonra Hz. Hüseyin’in halifeliği gündeme geldi ve halkın ileri gelenlerinden Muâviye aleyhine, Hz. Hüseyin’e halife olarak biat etmek isteyenler oldu. Ancak, Hz. Hüseyin Muâviye ile aralarındaki anlaşmayı bozmayı uygun görmeyerek Muâviye’nin ölümünü beklemeyi yeğledi. Fakat, Muâviye’nin halifeliği Hz. Hüseyin’e devretmek gibi bir düşüncesi yoktu ve oğlu Yezid’i kendinden sonra Emevî hükümdarı ve Halife yapmayı planlıyordu.

Böyle bir durum, o zamana kadar Arapların ve Müslümanların anlayışlarına uygun olmadığı gibi, Yezid’in de serbest hareketlerinden dolayı halifeliğe adaylığının kabul edilmesi mümkün değildi. Yezid’in veliahtlığı bir hayli tepki görmesine karşın, Muaviye çeşitli girişimlerle Müslümanların Yezid’i halife olarak kabul etmeleri için çalışıyordu.  Hatta Muaviye, bu amaçla Mekke’ye ve Medine’ye geldi ve buraların halklarına, Yezid’in veliahtlığını öteki bütün eyalet ve şehirlerin de kabul ettiğini savunarak ve halkı tehdit ederek onların da Yezid’e veliaht olarak biatını sağladı.

Muaviye 18 Nisan 680’de Şam’da ölünce, Yezid daha önce kendisine veliaht olarak biat edildiğinden babasının yerine saltanat tahtına ve hilafet makamına geçti. Onun için önemli bir sorun olarak Hz. Ali’nin diğer oğlu Hz. Hüseyin’in kendisine biat meselesi vardı. Doğal olarak Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmedi. 4 Mayıs 680 gecesi kardeşi Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle bütün aile fertleriyle birlikte Mekke’ye gitti. 

İslâm yasalarıyla alay eden Yezid’in halifelik makamına oturması ile Kûfe’de halk bir kere daha kaynaşmaya başladı. Kûfeliler, Hz. Hüseyin’e yanlarına gelmesi ve başlarına geçerek Emevî egemenliğine karşı ayaklanmasını isteyen haberler ve elçiler gönderdiler, kendisini halife olarak tanımaya hazır olduklarını bildirdiler. Hüseyin’e mektup yazanlar her kabileden nüfuz ve itibar sahibi, kentin yerli zenginleriyle, Kûfe’ye yerleşip varlık sahibi olmuş yabancı kabilelerin başlarıydı.

Bunun üzerine Hz. Hüseyin amca oğlu Müslim‘i oradaki durumu yerinde görmek ve uygun bir zemin sağlamak üzere Kûfe’ye gönderdi. Çok dikkatli ve gizli propaganda toplantılarıyla, bir ay içinde yirmi bine yakın Kûfeli Şii Hüseyin’e biad yeminiyle ihtilal ordusuna kayıt yaptırdı. Hz. Hüseyin de bu gelişmeler üzerine Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktı.

Hz. Hüseyin, Kûfe’ye hareketinden önce kendisiyle birlikte hareket eden topluluğa kısaca hitap ederek; Kûfe yolunda şehid olmayı göze aldığını, buna tamamen hazır olduğunu belirterek “Bize canını fedâ etmeye, bizimle can vermeye hazır olanlar, Allah’a kavuşacaklarına tam inançla inanmış bulunanlar, bizimle gelirler” demiştir. Hz. Hüseyin ve beraberindekiler, Kûfe yolunda, inandıkları bir dava uğruna şehid düşeceklerini bilerek ve bunu korkusuzca göze alarak yola çıktılar.

Bu arada Hz. Hüseyin’in ön hazırlıkları yapmak üzere Kûfe’ye gönderdiği amca oğlu Müslim’in faaliyetleri öğrenildi. Yezid’in Kûfe Valiliğine getirdiği zalim Ubeydullah tarafından bazı Kûfelilerin de yardımıyla Müslim yakalanarak idam edildi. Bu idam, Hz. Hüseyin’i davet eden Kûfeli onbinleri sindirdi ve Hz. Hüseyin’e yardım etmekten vazgeçmelerine sebep oldu. 

Müslim’e oynanan oyunun dahi Kûfelilere güvenilmeyeceğini göstermesine, hatta kendisi için baş koyduklarını söyleyenlerin de dağılıp kaçmasına rağmen,  Hz. Hüseyin Mekke’den yola çıkan ailesi ve fedakar dostlarıyla yola devam etmekten çekinmedi. Yezid’in ordusunun geldiğini haber alınca yanındaki yoldaşlarını toplayıp, kendilerini ölüm ve felaketin beklediğini,  isterlerse kendisinden ayrılabileceklerini ifade ettiyse de, yanında bulunanlar hayatlarını kurtarmak için onu terk etmek alçaklığını yapmayacaklarını ifade ettiler.

Hz. Hüseyin, Irak’a yaklaşırken Ubeydulah’ın gönderdiği bin kişilik öncü birlik tarafından takip edilmeye başlandı. 4000 kişilik asıl kuvvet ise, Kerbelâ yakınlarında bekliyordu. Hz. Hüseyin, kendisini hemen arkasından izleyen bu öncü birlik yüzünden hiçbir müsait yerde konaklayamadı.  Susuzluktan ve yorgunluktan yürüyemeyecek hale geldiklerinde, Fırat’a uzak olmayan susuz bir alanda, ‘kısır, çorak’ anlamına gelen Akr köyüne yakın bir yerde konaklamaya zorlandılar. Nihayet, Kerbelâ’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar.

Müslümanlardan oluşan bir ordu, kendi dinini kuran Hz. Muhammed’in torununa ve onun ailesine saldırmaya ve onları öldürmeye hazırlanıyordu. Karşılarındaki bir avuç insan ise günlerdir çektikleri susuzluktan dolayı dudakları çatlamış, dilleri kurumuş ve yorgunluktan yürüyemeyecek haldeydiler.

Aşura günü (Hicri 10 Muharrem 61) Hz. Hüseyin, küçük ordusunun saflarını düzene soktuktan sonra  atına binerek düşman ordusunun karşısında durup bir konuşma yaptı. Bu konuşmasının bir kısmı şöyleydi.   

“Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkun, dünyaya karşı ihtiyatlı davranın; eğer bütün dünya bir kişiye kalacak veya bir kişi orada sürekli kalacak olsaydı, peygamberler bâki kalmaya daha layıktı, rızaları celbedilmeye daha evla ve böyle bir hükme daha uygun olurlardı. Ancak Allah Teala dünyayı fani olmak için yaratmıştır; yenileri eskilir, nimetleri zail olur, sevinci ise kararır (gam ve üzüntüye dönüşür). Dünya, engebeli bir menzil ve geçici bir evdir. Öyleyse ahiretiniz için azık toplayın; en güzel azık ise sakınmaktır; Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.” 

Bu doğrultuda yaptığı diğer konuşmaları da karşı tarafta hiçbir etki yaratmadı ve kuvvetçe dengesiz bir şekilde savaş başladı. Hz. Hüseyin’in askerleri yavaş yavaş şehit düşüyorlardı ve öğle üzeri olduğunda iyice azalmışlardı. Hz. Hüseyin de bu az sayıda susuz ve bitkin insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin’in vücudunda otuz üç ok, otuz dört kılıç ve kargı yarası vardı. Sonra çadırlar ve kadınlar yağma edildi, savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin’in yanındakilerden şehit olanların toplam sayısı yetmiş iki kişi idi.

Hz. Hüseyin’in katliamdan kurtulan oğlu, kızları, kız kardeşi ve diğer esirler Kûfe şehrine götürüldü. Kendilerini ısrarla çağıran ve yardım sözü veren Kufelilerin vicdanları ihanetlerinin korkunç sonuçları ve bu hazin manzara karşısında rahatsız olmuştu.  Kısa bir süre sonra, Kûfeliler, yaptıkları bu ihaneti Tanrının bağışlaması için, “Tavvabin” örgütünü kurarak, Hüseyin’in öcünü almaya ve kendilerini bu uğurda feda etmeye and içtiler.

Maalesef bu elim olay siyasi bir boyut kazanmıştır. Hz. Hüseyin’in 10 Muharrem 61’de (1 Ekim 680) Kerbelâ’da şehit edilmesinden sonra Şia için bu tarih önem kazanmış ve Hz. Hüseyin’in intikamını alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur. Şiiler’in her yıl dövünerek, kendilerine işkence yaparak tutmaya başladıkları bu matem orucu Şii-Fatımî devletinin himayesinde devlet merasimleriyle icra edilmiş, daha sonra bu merasimler İran’da gelenek halini almıştır. Sünni inancın kabul etmediği bu matem, Şiî inancın canlı tutulmasında ve mezhep bütünlüğünün sağlanmasında önemli rol oynamıştır.

Kerbelâ olayından sonra meydana gelen diğer olayların da etkisiyle İslâm dünyası Şii-Sünni olmak üzere iki ana gruba bölündü. Her grup diğeri tarafından kabul edilmeyen kendine has bazı uygulamaları nedeniyle diğeri tarafından dışlandı. Ancak, Hz. Ali’nin ve oğulları her iki grup tarafından da saygı ve kabul görmektedirler.

Şiiler ile Alevi-Bektaşiler İmam Hüseyin ve Kerbelâ şehitleri için yas ayı kabul ettikleri Muharrem ayında oniki gün oruç tutarlar. Her yıl Kurban bayramının ilk gününden itibarın, üçüncü haftanın son günü başlatılan bu oruç, aynı zamanda bir ibadet olarak algılanmaktadır. İmam Hüseyin’in şehit edildiği gün olan orucun sonunda Şiiler, zincirlerle kendilerini döverek, kesici aletlerle yaralayarak kendi kendilerine işkence ederler. Bu şekilde ıstırap çekerek, Hz. Hüseyin’in o korkunç ve dayanılmaz acılarına ortak olduklarına inanırlar. Alevilerde ise hiç su içmedikleri Muharrem orucu, onikinci gün aşure çorbasının pişirilip dağıtılmasıyla son bulur.

Aşûre’yi Şia’nın yas günü ilan etmesine karşılık Emevîler, Kerbelâ faciasını unutturmak için bir vesile sayarak o günü adeta bir bayram kabul etmişlerdi. Hatta Fatımî Devletinin yıkılmasından sonra şenlikler düzenlenmiş, tatlı yiyecekler pişirilmiş ve bu konudaki bid’atların haklı gösterilmesi maksadıyla çeşitli hadisler uydurulmuştur.

Radikal Müslümanlar, Kerbelâ olayında baş aktör durumunda olan Yezid’in ismini “İslâm düşmanı zalim hükümdarlara veya güçlere” yakıştırmaktadırlar. Örnek olarak, İranlılar İran-Irak savaşında Saddam’ı, Iraklılar ise Irak’ı işgali nedeniyle ABD’ni Yezid olarak isimlendirmişlerdir. 

Olayın geçtiği Kerbelâ ise, Müslümanların Cihad alanını simgelemekte, “her yer Kerbelâ” sloganıyla Cihad’ın her yerde icra edilmesi gerektiği ima edilmektedir.  Olayın geçtiği ay olan Muharrem ayı ise, aynı yaklaşımla cihad yapılması gereken zamanı simgelemekte ve “her ay muharrem” sloganıyla cihadın sürekli olduğu vurgulanmaktadır.  Kerbelâ olayında Hz. Hüseyin’in şehid edildiği gün olan Aşure günü ise şehitlik için en uygun zaman olarak kabul edilmekte ve “her gün aşure” sloganıyla şehitlik için her gün hazır olunması belirtilmektedir.

Hz. Hüseyin’in Mekke’den Kerbelâ’ya yaptığı zorlu yolculuğa istinaden zikredilen “Kerbelâ Yolculuğu” ise,  dava uğruna çekilen zorlukları belirten bir deyim haline getirilmiş, “Kerbelâ Savaşı” ise, İslâm düşmanlarına karşı verilen savaş anlamında kullanılmıştır.

Kerbelâ olayından aşırı sol örgütler de söylem geliştirmişlerdir. “Kerbelâ Ruhu” deyimi, ezilenlerin ve yoksulların, zalimlere ve saltanat sahiplerine karşı mücadele azmi anlamında kullanılmıştır.

Aşırı Sol ideolojisinde,  “Kerbelâ Kültürü” deyimi, devrimci hareketin şehitlik kültürü anlamında kullanılmış, ölüm oruçlarında ve sorgulamaya karşı direnmede Kerbelâ kültürüne  sahip olunması gerektiği ifade edilmektedir. 

About these ads
Bu yazı Din Kaynaklı Çatışmalar, Sorun Kaynakları içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s