Asimetrik Savaşın Harp Stratejilerindeki Yeri Nedir?

Savaş, insanlığın var oluşundan beri gündemden hiç düşmemesi nedeniyle, üzerinde en çok kafa yorulan kavramlardan birisi olmuş, bir çok düşünür tarafından sanat olarak kabul edilmiştir. Her kavram gibi, savaş da yüzyıllar içinde “gelişerek”, sürekli olarak çehresini değiştirmiş ve son yıllara kadar teknolojik gelişmelere de itici güç olmuştur.   

ABD ordusu tarafından, 1989 yılında, savaşın karakterinin belirgin olarak değiştiği dönemlerin, tarih boyunca  dört nesil halinde görüldüğü ortaya konmuştur. Tüm askerî stratejistler tarafından da kabul gören bu tezin ana hatları aşağıda açıklanmıştır.

Birinci nesil savaş; Düzen Savaşları olarak isimlendirilen bu dönem Amerikan İç Savaşının sonuna kadar olan tüm savaşları kapsamaktadır. Savaşan taraflar, belirli harp düzenlerinde açık alanlarda karşı karşıya gelirlerdi ve savaşçılar ilk zamanlarda kılıç-kalkan, mızrak, ok, gibi silahları kullanırlardı. Bu dönemin sonlarına doğru, tek atımlı piyade tüfekleri, tabancalar ve toplar savaş alanlarında görülmeye başlandı. Birinci nesil savaş, mevzilenmenin, manevranın ve aldatma harekatının hoş karşılanmadığı, kuvvetlerin bir cephe halinde karşılaştığı bir savaş stratejisini benimsemişti. Birinci nesil savaşta, savaşan tarafların hedefi, hasım tarafın savaş gücünü ortadan kaldırmaktı ve bunu başarana kadar veya taraflardan birisi savaşmaktan vaz geçene kadar devam ederdi. Her şeye rağmen bu savaş türü, bir-kaç günden fazla sürmezdi.

İkinci nesil savaş, Birinci Dünya Savaşını içine alan ve mevzi savaşlarının hakim olduğu, mevzilerden başlatılan piyade taarruzlarının hat şeklindeki topçu ateşleriyle desteklendiği, savaş alanlarına hareket getiren süvari birliklerinin ortaya çıktığı dönemdir. Hasım tarafın ortadan kaldırılması, bu dönemde de savaşan tarafların en öncelikli hedefiydi. Bu dönemdeki savaşlar ve savaşın içindeki muharebeler oldukça uzun sürmekteydi.    

Üçüncü nesil savaş; savaş alanındaki hareketin, karadaki süvari birliklerinin tekelinden çıkarak, manevra’nın denizde harp gemileri, havada uçaklar, karada tanklarla icra edildiği, nükleer silahlar dahil üstün ateş gücünün kullanıldığı, savaşan tarafların birbirlerinin savaşa devam azmini kırmak için hasım ülkelerin derinliklerindeki ekonomik ve sivil hedeflere saldırdığı, savaş alanının genişliğine ve derinliğine  büyüdüğü bir dönemdir. İkinci Dünya Savaşında başlayan üçüncü nesil savaş stratejisi, soğuk savaş döneminde de orduların harbe hazırlıklarında temel strateji olarak kabul edilmiştir.  

Dördüncü nesil savaş; savaşın galibiyet tekelinin güçlü ordulardan çıktığı ve zayıf tarafların da savaşı kazanabileceğine inanmaya başladığı bir dönemi işaret eder. Gerilla savaşı, gayri-nizami savaş gibi terimler kullanılsa da, bu stratejiyi en iyi tanımlayan terim, “asimetrik savaş” olmalıdır. Dördüncü nesil savaş, savaşan tarafların her ikisinin de düzenli ordular olması gerektiği fikrine son vermiştir. Bu savaş şeklinin diğerlerine nazaran çok daha uzun zaman dilimine yayıldığı görülmektedir. Ancak,  dördüncü nesil savaşta, zayıf tarafın uluslararası politik desteğe veya güçlü bir devletin himayesine sahip olması elzemdir. Bir çok durumda, zayıf tarafın terörizm’i bir vasıta olarak kullandığı ve legalitesini kaybettiği görülmektedir. Dördüncü nesil savaşın, önceki nesillerin  yerini aldığı söylenemez. Dünya orduları, yine de üçüncü nesil savaşa göre kendini hazırlamak zorundadır. Ancak, güçlü orduların her zaman savaşın galibi olacağı gibi bir ön kabul geçerliliğini yitirmiştir.

Asimetrik savaş stratejisinin, düzenli orduların savaş taktiklerine de yansıması kaçınılmazdır. Savaşan taraflar, belirli konulardaki eksikliklerini, hasım kuvvetler üzerinde asimetrik etki yaratarak kapatmaya çalışacaktır. Örnek olarak, çok güçlü bir lojistik sisteme sahip olan güçlü bir ordunun ikmal kaynaklarının, gayri-nizami harp taktiklerini kullanan özel kuvvetlerle felç edilmesi, cephedeki güç dengesini de değiştirecektir. Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın bir zamanlar ortaya attığı “2.5 savaş” stratejisindeki buçuk, asimetrik yöntemleri ifade etmektedir. İkinci dünya savaşında, Almanların  işgaline uğrayan SSCB’nin Partizan birlikleri, klasik savaştaki asimetrik savaş uygulamalarına ilişkin bir örnektir.  

Asimetrik Savaş Nedir? içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Asimetrik Savaş Nedir?

Savaş, aralarındaki menfaat çatışmasını kendi lehine çevirmek isteyen taraflardan birisinin savaşma gücünün, matematiksel olarak diğerine nazaran alt edilemez bir seviyede olduğu zaman patlak verir. Bu durumda, zayıf taraf olarak görülen aktörler, kendi menfaatlerini korumak için bu dengesizliği kendi lehlerine çevirmeye çalışırlar. Dengesiz savaş gücü, kaçınılmaz olarak asimetrik savaşı da beraberinde getirir.

Çatışan taraflardan zayıf olanın güçlü olana karşı sergilediği asimetrik yaklaşım; üstün tarafın zayıf taraflarından yararlanarak onun devasa gücünü alt etmeye yönelik olarak, beklenmeyen, önlenemeyen veya normal olarak tercih edilmeyen yöntemler, silahlar ve teknolojiler kullanmaktır.

Taraflar arasında asimetrik etki yaratan faktörler;  

  • Uygulanan savaş doktrini ve çatışma taktikleri:
  • Teknoloji seviyesi, silah ve teçhizat dengesi,
  • Tarafların kazanma azmi ve savaşanların morali,
    • Etik kurallara ve çatışma hukukuna bağlılık derecesi,
    • Savaşan tarafların örgütlenme şekli,
    • Kazanmak uğruna göze alınan kayıplar,
    • Savaşanların sabrı, 
    • Halk desteği,
    • Medya desteği,

 

Savaşan taraflar, güç dengesizliği nedeniyle farklı savaş doktrinleri uygulayabilir. Devasa bir hava ve deniz gücüyle desteklenen, teknolojisinin tüm imkanlarını kullanan, zırhlı birliklerden oluşan, uydu destekli komuta kontrol sistemleriyle yönetilen bir kara ordusu, karşısındaki hafif silahlarla teçhiz edilmiş bir direniş kuvvetini alt etmek için konvansiyonel taktikleri kullanmaktan başka bir seçenek düşünmez.

Ancak, zayıf olan hasmının ise aynı savaş taktiklerini uygulaması ne mümkündür,  ne de akılcıdır.  Direnen taraf, kendi savaşma gücünü korumak için simetrik bir cephede karşı koymaktan ziyade, karşı tarafın kendi ana vatanını da kapsayan zayıf bölgelerine saldırmayı, gerektiğinde duraksamadan geri çekilmeyi ve ortadan kaybolmayı hedefleyecektir.

Zayıf taraf, silah, mühimmat, teçhizat, siyasi destek, insan ve benzeri eksikliklerini tamamlamak için bir çok kaynaktan dış destek alabilir. Ancak, aldığı bu destek, yine de savaşın asimetrik karakterini değiştirmez.  

Ne kadar güçlü olursa olsun, uğruna savaştığı bir ideali olmayan tarafla, inandığı dava uğruna çekinmeden ölümü göze alan taraf arasında bir asimetri mevcuttur. Birinci tarafın olmayan savaşma azmi zaferin önünde en büyük engelken, diğer tarafın en büyük silahı durumundadır. 

Savaş alanında çatışma hukukuna ve evrensel etik kurallarına bağlı kalmayı hedefleyen taraf ile bu konuya kendini bağlı hissetmeyen taraf arasında da belirgin bir asimetri vardır. Oyunu kendi kurallarına göre oynayan taraf, diğer tarafla arasındaki güç dengesizliğini vahşete varan saldırganlıkla dengelemeye çalışır. 

Düzenli bir ordu ile, düzensiz bir şekilde teşkilatlanan ve kesin kurallarla belirlenmiş bir komuta sistemi altında olmayan taraflar arasında, savaşma güçlerinin oranı ile ilgisi olmayan bir asimetriden söz etmek mümkündür.

Güçlü tarafın göze almak istemediği insan kayıpları, davası uğruna ölümü göze almış insanlardan oluşan zayıf tarafın en büyük silahlarından birisidir. Güçlü taraf, zayıf olan diğer tarafın bu özelliğinden dolayı dahi savaşma azmini yitirebilmektedir. 

Zafer için en kısıtlı kaynak olarak zaman faktörünü kabul eden ve bir an önce zafere kavuşmayı hedefleyen güçlü taraf ile zafere ulaşana kadar savaşmayı göze alan taraf arasında da belirgin bir asimetri mevcuttur.

Halk desteği, güç dengesindeki asimetriyi etkileyen en önemli faktörlerden birisidir. Öyle ki, savaşan tarafların en büyük hedeflerinden birisi “halk desteğini kazanmak” olarak belirlenmektedir.

Medya desteği, son yüzyılda asimetri yaratan diğer bir faktör haline gelmiş ve medya etkisini kendi lehine kullanan taraflar, diğer taraf üzerinde asimetrik etki yaratabilmektedir.

Asimetrik savaş ortamı, genellikle geçmişten beri süre gelen ve uzun yılllar, hatta yüzyıllar boyunca çözüme kavuşamayan sorun kaynaklarının bölgesel ve küresel güç dengelerini bozmasıyla beslenmektedir.   

Aşağıdaki güvenlik sorunlarının veya çatışma ortamlarının varlığı Asimetrik Savaş’ın hüküm sürdüğü bir ortamı işaret eder.

* Terörizm ve Terörle Mücadele Operasyonları

* Gerilla Savaşı ve Karşı Gerilla Harekatı

* İç Savaşlar

* İşgaller ve Direnişler

Asimetrik Savaş ortamının ortaya çıkmasına hiç şüphe yok ki, çeşitli bölgesel anlaşmazlıklar, küresel gelişmeler, etnik gruplar, dinler ve mezhepler arası anlaşmazlıklar kaynaklık etmektedir.

Ortadoğu’da devam eden veya kökü Ortadoğu’ya dayanan bir çok sorun, Filistin topraklarında İsrail Devletinin kurulmasıyla sonuçlanan Arap-İsrail savaşlarına dayanmaktadır. Bölgedeki etnik yapıyı, siyasi ve askeri güç dengesini alt üst eden bu savaşların ilki 1948 yılında İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesiyle başladı ve küçük toprak parçalarında izole bir şekilde yaşayan Yahudilerin, Araplar dahil, tüm Dünyanın varlığını kabul ettiği bir devlete dönüşmesiyle bugünlere gelindi.

Bu savaşlar, sadece İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlanmasından ziyade, önce Lübnan’da yıllarca süren bir iç savaşa, daha sonra Arap Milliyetçiliği motivasyonuna sahip örgütlerin başlangıçta Ortadoğu’da, daha sonra diğer bölgelerde uçak kaçırma, rehine alma, silahlı saldırı gibi eylemlerinin başlamasına sebep da sebep oldu.

Bu eylemler bir süre sonra daha da gelişerek, kökeni Kerbela Olayına kadar dayanan din için, dava için, emir için kendini feda etme duygusundan faydalanan aşırı dinci radikal islamcı örgütlerin intihar saldırıları ile başlayıp, kısıtlı toprak parçalarında geçici süreli hakimiyet sağlamaya kadar varan uzun süreli ve orta şiddetli çatışmalara kadar tırmanan gelişmeleri de beraberinde getirdi. 

Bazı bölgelerde tarihten gelen etnik sorunların, ekonomik ve siyasi gelişmelerin etkisiyle iç savaşlara neden olduğu, kendisini belirli bir etnik grubun hamisi olarak gören devletlerin etnik temizlik derecesine varan bir devlet terörüne başvurduğu görüldü. Yakın tarihimizde Sudan iç savaşları, Bosna savaşı, Keşmir sorunu ve Darfur olayları bunun en canlı örnekleri arasındadır. Medya’nın yoğun ilgisine maruz kalan bir çok olayın yanında, Dünya kamuoyu tarafından pek duyulmayan Irak’taki Türkmenlere yönelik etnik kökenden kaynaklanan baskı ve şiddet politikaları da varlığını sürdürmeye devam etmektedir.  

Diğer taraftan, Afganistan’ın SSCB, Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesi ve sonrasında meydana gelen olaylar zincirleri, örgütsel çatı altında savaşma ustalığı kazanmış binlerce militanın başı boş bir şekilde dünya yüzeyine yayılmasına ve becerilerini sempatizan kitlelere ve organize suç örgütlerine pazarlamasına neden olmuştur.

Asimetrik Savaş Genel, Asimetrik Savaş Nedir? içinde yayınlandı | 1 Yorum

Endonezya Özel Kuvvetler Komutanlığı-Kopassus

1952 yılında kurulan birlik, Endonezya dilindeki Özel Kuvvetler Birliği anlamına gelen, Komando Pasukan Khusus’un kısaltması olan Kopassus ismiyle tanınmaktadır.  

Kopassus, Endonezya’nın bağımsızlığını kazanma döneminde çeşitli ayrılıkçı hareketlere karşı yürütülen operasyonlarda yer alan Hollanda Özel Kuvvetler birliğinden esinlenerek, bağımsızlık sonrasında ülkeye yerleşen Hollandalı bir subayın liderliğinde kurulmuştur.

Birlik, kurulduğu andan itibaren, 1960-Batı Yeni Gine harekatı, 1962-1966 yıllarındaki Malezya ile çatışmalar, 1965 yılındaki Komünistlerin katledilmesi, 1975 yılındaki  Doğu Timör ve sürekli devam eden ayrılıkçı hareketlere yönelik operasyonların ana birliği olarak rol oynamıştır.

Ana üssü, Batı Java’da olan birliğin 5 ayrı birlik halinde teşkilatlandığı ve personel mevcudunun 6500 olduğu bilinmektedir. Bu birlikler, her biri Albay rütbesinde bir subay tarafından komuta edilen ikisi paraşütçü komando birliği; üçüncüsü, istihbarat birliği; dördüncüsü, eğitim birliği; beşincisi ise, ilk üç birlikten seçilen elit askerlerin yer aldığı 200 kişilik karşı terör birliğidir.  Bunun dışında, Devlet Başkanlığı Muhafız Birliği de Kopassus çatısı altındadır.

Birliğin personeli, ordunun diğer birliklerindeki askerler arasından dayanıklılık ve beceri seviyesi diğerlerine nazaran üstün olanlardan seçilmektedir. Adaylar, 9 ay süren çoğunlukla fizikî yetenek geliştirme üzerine kurulu ağır bir eğitimden geçmektedir. Bu süreci başaran askerler, müteakiben 380 km’lik bir tatbikat içerisinde muharebe taktikleri eğitimine tabi tutulmaktadır. Bu eğitimlerden geçen askerler Kopassus’a kabul edilmektedir.  

Kopassus’un Papua, Aceh, Doğu Timör gibi bölgelerde icra ettiği operasyonlar sırasında işkence, adam kaçırma ve suikast gibi insan hakları ihlallerine karıştığı bir çok yerel ve uluslararası örgütler tarafından belgelenmiştir. Birliğin suçlandığı en son olaylar ise 1999 yılında etnik Çinlilerin Jakarta’daki ayaklanmasında meydana gelmiştir. Bu olaylara müdahale eden Kopassus askerlerinin Çinli erkekleri öldürdüğü, kadınlara ise toplu tecavüzlerde bulunduğu belirlenmiştir.

Bunun yanında aşağıdaki olaylarda Kopassus askerlerinin yer aldığı bilinmektedir.  

  • 1998 yılındaki hükümet karşıtı gösterilerde yer alan bazı öğrencilere Kopassus askerleri tarafından aşırı şiddet uygulanması, gözaltındaki bazı öğrencilerin ortadan kaybolması,
  • 1999 Eylül ayı öncesinde, Doğu Timor’daki yerel halka ve alt yapı tesislerine yönelik saldırılar düzenleyen milislerin Kopassus tarafından eğitilmesi ve desteklenmesi, (bu olaylar nedeniyle ABD askeri yardımları  durdurulmuştur)  
  • 2001 yılında, Papua liderlerinden birisinin Kopassus askerleri tarafından kaçırılması ve öldürülmesi, faillerin sadece 42 ay hapse mahkum edilmesi ve operasyonun kim tarafından emredildiğinin araştırılmaması,    

Uzun süre ABD askeri yardımlarından yararlanan Kopassus, insan hakları ihlalleri nedeniyle 1999 Mayıs’ından 2010 Temmuz’una kadar bu yardımlardan mahrum bırakıldı. ABD kamuoyunda şiddetle protesto edilen yardımların tekrar başlamasında en büyük faktörün ise, Endonezya’nın bu yardımı Çin Ordusundan sağlamaya çalışması olduğu tahmin ediliyor.

ABD Savunma Bakanlığı, yardımların kademeli olarak verileceğini, insan hakları ihlalleri konusunda birliğin gelişme gösterdiğini, Kopassus askerlerinin eğitime kabul edilmeden önce tek tek değerlendirileceğini açıkladı. 

Ancak, Kopassus tarafından hazırlanan ve Papua’daki hedef sivillerin ve kiliselerin listesini içeren bir istihbarat belgesinin basına sızması birliğin halen insan hakları konusunda problemli olduğunu gösteriyor.  Bu belgenin yanısıra, geçen ekim ayında, Endonezyalı askerlerin Papua’lı tutuklu iki kadının cinsel organlarını yakan 10 dakikalık bir filmin YouTube’da yayımlanması işleri daha da karmaşık hale getirdi.

Diğer taraftan, 1963 yılında Endonezya tarafından tek taraflı ilhak edilen Paupa’nın Endonasya’dan ayrılmak için savaşan Özgür Papua örgütü, Papua topraklarında altın ve bakır madeni işleten bir Amerikan firmasına saldırılar düzenlemeye devam ediyor. Söz konusu firmanın güvenliği, Endonezya askeri birlikleri tarafından korunuyor.

Ayaklanmaya Karşı Koyma, Özel Birlikler, Karşı Gerilla Harekatı içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Asimetrik Savaşta Özel Eğitimli Askeri Birlikler

Asimetrik Savaş’ta, elit askerî birliklerin veya diğer yaygın isimleriyle özel kuvvetlerin, özel harp birliklerinin önemi ve ağırlığı tartışılmaz derecede büyüktür.

Bir çok ülke, bu tür birlikleri silahlı kuvvetlerinin bir parçası olarak her an savaşa hazır şekilde bulundurmakta ve özellikle kriz zamanlarında etkin bir şekilde kullanmaktadır.

Özel birlikler, konvansiyonel silahlı askerî güçlere nazaran aşağıdaki farklılıklara sahiptir.

–     Silah ve teçhizat teknolojisi diğer birliklerden yüksektir.   

–      Organizasyon yapısı, mücadele ettikleri tarafların taktik alandaki örgütlenme yapısına benzerdir.

–     Savaş taktikleri klasik askeri taktiklerden farklıdır. Genellikle gerilla ve karşı gerilla taktiklerini kullanırlar.

–     İstihbarat ihtiyaçlarını ya kendileri karşılarlar veya kendilerine doğruluk derecesi çok yüksek istihbarat bilgileri servis edilir.

–     Hareket kabiliyetleri çok yüksektir ve çeşitlilik gösterir.

–     Eğitim süreleri, diğer askerî birliklere nazaran oldukça uzundur. 

Ancak, Asimetrik Savaş ortamında savaşan özel birliklerin büyük çoğunluğu, operasyonları sırasında insan hakları ihlallerine, yargısız infazlara ve sorumsuz davranışlara sebep olmakla suçlanmaktadırlar.

Asimetrik Savaş Nedir?, Özel Birlikler içinde yayınlandı | Yorum bırakın

SSCB’nin Afganistan’ı İşgali ve İç Savaş

1973 yılında o zamana kadar krallıkla yönetilen Afganistan’da Davud Han liderliğinde Cumhuriyet ilan edildi. Davud Han’ın hazırladığı Anayasa 1977’de kabul edildi. Davud Han devlet başkanı sıfatıyla kendi aile çevresinden, yakınlarından, devrik kraliyet ailesinin üyelerinden kurulu bir hükümeti iş başına getirdi. Bunun üzerine 10 yıldır ayrı çalışan iki sol örgüt, Halk ve Bayrak partileri Davud Han’a karşı birleştiler. Halk kanadı lideri Hafızullah Amin’in düzenlediği bir darbeyle Davud Han devrildi, kendisi ve aile üyelerinin çoğu öldürüldü.

27 Nisan 1978’de Afganistan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Ama Halk ve Bayrak kanatları arasındaki birlik hızla bozuldu. Orduya dayanan Halk kanadı giderek güçlendi. Yeni yönetimin reform programında kadınlara eşit haklar, toprak reformu ve klasik Marksist – Leninist doğrultuda yönetsel önlemler yer alıyordu.

Temel Afgan kültür öğeleriyle çatışan bu program ve siyasal baskılar, nüfusun geniş kesimlerini karşısına aldı. 1978 yazında Nuristan bölgesinde ilk ayaklanmalar patlak verdi ve eşgüdümsüz de olsa tüm ülkeye yayıldı.

5 Aralık 1978’de, Sovyetler  Birliği ile Afganistan arasında Dostluk, İyi Komşuluk ve İşbirliği Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın imzalanmasından  kısa süre sonra Afganistan’da  Sovyet yanlısı iktidara karşı ulusal direniş hareketi başladı. Ayaklanmalar karşısında Afgan ordusu güçsüz kalınca iktidarda bulunan Afgan yönetimi SSCB ile imzalanmış olan dostluk ve işbirliği Antlaşmasına dayanarak  Sovyetler’den yardım talep ettiler.

Bu talep üzerine ve kısa sürede Afganistan’a çok sayıda Sovyet uzmanı ve askeri geldi. Sovyetler, 27 Aralık 1979’da ülkeyi fiilen işgal etti. Devlet başkanı Hafızullah Amin öldürüldü ve yerine Babrak Karmal getirildi. Sovyetler’in işgal hareketi, çok sayıda Afganlı’nın Pakistan ve İran’a sığınmasına sebep oldu.

1979’da Afganistan Sovyetler Birliği tarafından işgal edilince ülke içindeki bazı gruplar Sovyet işgaline karşı direnişe başladı. İlk ayaklanma doğu vilayeti Herat’ta yaşandı. Afgan askerleriyle birlikte hareket eden halk yönetimi ele geçirdi. Ancak Kabil hükümeti Sovyetlerden aldığı uçaklarla ayaklanan halkı bombaladı. 

Yaklaşık 50 bin kişi bu olaylar sırasında hayatını kaybetti. Köyler kasabalar basıldı ileri gelen din adamları idam edildi. Sovyetler Birliği işgaline karşı direnişe başlayan Afganlar, dünyanın dört bir yanından gönüllü olarak gelen Müslümanların da katılmasıyla yedi büyük cephe oluşturdular. Bu cepheler ve liderleri şöyle idi:

Cepheler   Liderleri 
Hizb-i İslami Afganistan  Mühendis Gülbeddin Hikmetyar 
Cemiyet-i İslami Afganistan  Prof. Burhaneddin Rabbani 
Mehaz-ı Milli İslami Afganistan   Seyyid Ahmed Gilani 
Cephe-i Milli İslami Afganistan   Sıbgatullah Müceddidi 
Hareket-i İnkılabi İslami   Mevlevi Muhammed Nebi Muhammedi 
Hizb-i İslami  Mevlevi Yunus Halis  
İttihad-ı İslami Bara-i İslami Afganistan   Abdurrab Resul Sayyaf  

 

 “Afgan Cihadı” adı verilen direniş hareketi sürerken Babrak Karmal’ın devlet başkanlığı da 1986 yılında sona erdi. Onun yerine Sovyetler Birliği’nden polis şefi olarak Afganistan’a gelen Perçem Dr. Muhammed Necibullah yeni devlet başkanı oldu.

Mücahitlerin Sovyet işgaline direnişi, 1988 yılında Sovyetler Birliği’ni Afganistan’daki ordularını geri çekmeye itti. Michael Gorbaçov 8 Şubat 1988 tarihinde Sovyet ordusunun on ay içinde Afganistan topraklarından çekileceğini, ancak Afganistan’la Sovyetler Birliği’nin iyi ilişkilerinin devam edeceğini ve Necibullah hükümetine verdikleri desteğin süreceğini açıkladı.  

Savaş sırasında Afganistan’da öldürülen Sovyet askerlerinin sayısının 15 bin ila 30 bin arasında olduğu ve 1000’den fazla Sovyet tankının tahrip edildiği belirtilmektedir.

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal ederken yaptığı stratejik hatalar şöyle sıralanabilir:

Birincisi, Afgan halkının Sovyet kuvvetlerine karşı kitle halinde direnebileceğini Sovyetlerin hesap edememiş olmasıdır. Zira bütün savaş boyunca kırsal alanın %70’i daima Afgan direnişçilerinin kontrolü altında kaldı.

İkinci olarak, Sovyetler Afganistan’ı işgal ederken, Afgan ordusunu da kullanabileceklerini düşündüler. Ancak, Kızıl ordu Afganistan’a girdiği zaman Sovyetler, Afgan ordusundan ve Afgan hükümetinden bekledikleri ilgiyi bulamamışlardır. Kendilerine yalnızca Rusya’da eğitim gören subaylar yardımcı olmuşlardır. Umduklarının tam tersine ordunun önemli bir kısmı, Sovyetlerle işbirliği yapmayı ve kendi halkını öldürmeyi reddetmiştir. Sonuçta 100 bin kişilik Afgan ordusundan 70 bini silahlarıyla birlikte mücahitler tarafına geçmişlerdir.

Sovyet askerleri için bir diğer sürpriz Afganistan’ın dağlık arazisi oldu. Sovyet askerinin araziyi tanımamasına karşılık Afgan direnişçiler kendi topraklarını karış karış biliyorlardı. Arazi kara harekatına hiç elverişli değildi.

Tıpkı Vietnam’daki Amerika gibi Sovyetler de, işgali 50.000 kişilik bir kuvvetle gerçekleştirebileceklerini hesaplamışlar, fakat bu kuvvet 150.000 kişiye çıktığı halde, yine başarısız kalmışlardır.

Bu sebeplerden dolayı, Sovyetlerin kara harekatı başarı sağlayamayınca, taktik değiştirdiler ve iki yeni metoda başvurdular. Bunlardan biri, “insan-yoğun” muharebeler yerine, “silah yoğun” metodunu kullanmak oldu. Milliyetçilere karşı asker sayısı ile değil, her türlü silahı yoğun bir şekilde kullanmak suretiyle saldırılarını yürüttüler.

İkinci taktik değişikliği ise, 1983 yılından itibaren, kara harekatına değil, hava bombardımanlarına ağırlık ve yoğunluk verdiler. Arazinin gayet sarp ve dağlık olması, direnişçi milliyetçilerin kuvvetlerini gizlemelerine imkan verdiği için, hava bombardımanları da etkisiz kalmaya başladı. Bunun üzerine Sovyetler başka yollara başvurdular. Birincisi, milliyetçilere yardım ettiklerinden şüphelendikleri köyleri ve yerleşimleri, yani sivil halkı bombalama yoluna gittiler. O kadar ki, Birleşmiş Milletlerin bir raporuna göre, bu bombardımanlarda, 1985 yılı Ocak-Eylül döneminde 32.755 kişi öldürülmüş ve pek çok maddi zarar ve kayıp meydana getirilmiştir. Yani, Sovyetler, “Afgansız Afganistan” amacını güden bir “genocide”, bir “soykırım” politikasını uygulamışlardır.

Sovyetler 1984 yılından itibaren kimyasal silahlar kullanmaya başladılar. Bu silahlar özellikle sivil halka yönelikti. Bu kimyasal silahların başında, “Sarı Yağmur” (Yellow Rain) ve “sıvı ateş” denen şok dalgaları meydana getirmek suretiyle insanları öldüren “sıvı bombalar” gelmekteydi.

Sovyetler bununla da yetinmeyerek, çocukları öldürmek suretiyle halkı ve milliyetçileri yıldırmak istedi. Bunun için de uçaklardan, kalemler, ağız mızıkaları, radyolar, kibrit kutuları v.s. atmaya başladılar. Bunlar arasında çocukların en hoşuna gideni ise, oynar kanatlı kuşlardı. Halbuki bunların hepsi birer bomba idi. Radyoların düğmesini çevirdiğinizde, mızıkaları çaldığınızda veya çocuklar kuşların kanadını oynattığında, infilak ediyorlar ve etrafındakileri öldürüyor veya yaralıyordu.  

Lakin bu tatiklerin hiç biri yürümedi. 1985 Martında Sovyet liderliğine Mihail Gorbaçov’un gelmesinden sonra, Moskova, Afganistan savaşının yürümeyeceğini kabul etmeye başladı. Fakat buna rağmen, iki barışçı yola başvurmuş görünüyor. Birincisi, 7-10 yaşlarındaki çocukların kitleler halinde ve 10 yıllık bir öğretim için Rusya’ya gönderilmeleridir. Böylece, “müstakbel” bir komünist kadronun hazırlanması öngörülmekteydi. Bunlar Afganistan’ın gelecekteki komünist kadrosunu teşkil edecekti.

Bir diğer politika da, “İslam”ın kullanılması oldu. Bununla halkın sempati ve desteği kazanılmak isteniyordu. Bir “Diyanet İşleri Başkanlığı” kuruldu. Bütün okullara haftada 3 saat din dersi konuldu. Bazı din adamları, komünist “Devrim Konseyi” ne üye olarak alındı. Kabil radyosu, haftada 1 saat İslami program yayınlamaya başladı. Camilere, Sovyet Rusya taraftarı imamlar yerleştirildi.

15 Şubat 1988’de Sovyet orduları, arkalarında yaklaşık bir buçuk milyon Afgan şehit bırakarak Afganistan’dan çekilmeye başladı. Afganistan savaşındaki bu yenilgi SSCB’nin hızla dağılma sürecine girmesine yol açtı. Zira bir yandan Afganistan operasyonuna ayrılan muazzam bütçe, diğer yandan birliğe mensup ulusların bağımsızlık istekleri, Sovyetler için kaçınılmaz sonu hazırlamıştır. 

Sovyet Kızıl Ordusu’nun Afganistan’dan çekilmesinin ardından mücahitler Necibullah hükümetine karşı savaşmaya başladılar. Rusların çekilmesinin ardından iyice zayıflayan Necibullah yönetimi, kentleri birer birer kaybetti. Mücahitler Kabil kapılarına dayandığında Necibullah’ın yanında en güçlü komutanlarından biri olan Özbek general Raşid Dostum kalmıştı. Hem kendi bölgesi Mezar-ı Şerif’i hem de Kabil’i mücahitlere karşı savunan Dostum, 1992 yılının başlarında Cemiyet-i İslami Afganistan adlı gruba bağlı Ahmet Şah Mesud’la anlaşarak mücahitlerin 17 Nisan’da Kabil’i ele geçirmelerinin önünü açtı.

Devlet Başkanı Necibullah ülkeden kaçma girişiminde bulunsa da daha sonra mücahitlerin Kabil’e girmesine kısa süre kala Kabil’deki BM binasına sığındı.

Necibullah iktidarının devrilmesinin ardından Afganistan iç savaşın içine düştü. Bütün gruplar Kabil’de otoriteye hakim olmak istiyorlardı. Ahmet Şah Mesud komutasındaki mücahit birliklerinin Kabil’e girmesinin ardından, kent dışında mücahit gruplar arasında çatışma başladı.  

Nisan 1992’de Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Peşaver kentinde toplanan mücahit gruplar, Afganistan İslam Devleti’nin kurulduğunu açıkladılar. Ancak iki büyük grup Hikmetyar’ın Hizb-i İslami’si ve Rabbani’nin Cemiyet-i İslami’si arasındaki ihtilaflar nedeniyle devlet başkanlığı daha tarafsız biri olarak görülen Tacik asıllı Sıbgatullah Müceddidi’ye verildi. Gülbeddin Hikmetyar başbakan, Tacik komutan Ahmet Şah Mesud da savunma bakanı oldu. Ancak bu durum bile ihtilafları azaltmadı. Mücahit gruplar özellikle İslam alimlerinin devreye girmesiyle aralarında tam dört anlaşma yaptı.

Ancak bu anlaşmaların uygulamaya geçirilmesi kısa süreli olarak imkan buldu. Örneğin Peşaver Anlaşması gereği altı ay cumhurbaşkanı olarak kalan Müceddidi, yerini Rabbani’ye bıraktıktan sonra 1993 yılında Rabbani ve Hikmetyar, Afganistan’ın yeniden yapılandırılması için harekete geçerek önce İran’ı sonra Suudi Arabistan’ı ziyaret ettiler ve yardım sözü aldılar. Ancak Hikmetyar’ın Celalabad kentinde yapılması planlanan kabine toplantısına, kendisine yönelik suikast planlandığını öne sürerek katılmaması, ortamı yeniden gerdi ve çatışmalar yeniden başladı.

Hikmetyar 1993 yılında çekildiği Kabil’in güneydoğusundaki Çarasyab bölgesinden başkenti bombalamaya başladı. Bir yandan Burhaneddin Rabbani ve Şah Mesud birlikleriyle Hikmetyar birlikleri arasında Kabil’in dışında çatışmalar yaşanırken diğer yandan küçük gruplar Kabil içinde çatışmalara başladı. BM’nin Afganistan özel temsilcisi Mahmud Mestiri ve Pakistan’ın da devreye girmesi çatışmaları önleyemedi.  

Bu dönemde başkent Kabil savaş zamanında bile rastlanmayan büyük bir yıkıma uğradı, binlerce kişi bombardıman ve çatışmalar sonucu hayatını kaybetti. Her iki grup arasında devam eden savaşta her iki taraftan toplam 25 bin Afganlı öldürüldü. Bu savaş esnasında İran ve Tacikistan Rabbânî cemaatine silah, para ve devletlerarası mahfillerde siyâsî dayanak desteği verdi. Pakistan ise Hikmetyar cemaatine kucak açtı.

Pakistan Yönetimi, Rabbânî ile mücadelesinde çıkarları doğrultusunda kesin bir şey elde edemeyince Hikmetyar’dan vazgeçti ve 1994 yılında Peştunların yoğunluklu olarak yaşadığı Kandahar’da Diyobend medresesine bağlı Molla Muhammed Ömer adındaki din adamının etrafında toplanan öğrencilerden “Taliban” ismiyle anılan yeni bir grup oluşturdu. Pakistan İstihbâratı [ISI] Amerikan İstihbârat Teşkilâtı’nın [CIA] bilgisi dahilinde Hikmetyar cemaatine alternatif olmak üzere bunun hazırlığını yapmıştı.

Pakistan destekli Taliban, kuvvetli ve hızlı bir şekilde sahnedeki yerini aldı. Afganistan’daki şehirlere ve arazilere saldırıda bulunarak peş peşe buraları eline geçirdi.  

Taliban hareketi 1995 yılında Kabil’in güneyine yerleşen Hikmetyar’la anlaşarak başkent üzerine yürüdü. İki yıl süren çabalar sonucu, 1996 yılının Eylül ayında Ahmet Şah Mesud’un askerlerini kuzeye çekmesiyle Kabil’i ele geçiren Taliban, İslam devletini kurduğunu açıklayarak Molla Muhammed Ömer’i Halifet‘ül-Müslimin (İslam Halifesi) olarak ilan etti.

Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesinin ardından, sadece ülkenin kuzey bölgelerinde kalan Taliban karşıtı gruplar, kuzey ittifakını oluşturmuş ve Ahmet Şah Mesud’u ittifakın başına getirmişlerdir. Bu dönemde özellikle Afgan cihadı sonrasında kendilerine Afgan Arapları denilen yüzlerce Arap, Kabil ve ülkenin güneyindeki aşiret bölgelerine yerleşmiş ve aileleriyle Afganistan’da yaşamaya başlamışlardır.

Taliban yönetimi döneminde Afganistan, adeta kendi yağıyla kavrulan bir yalnızlıklar ülkesi haline geldi. Taliban yönetimi ülkede bireysel silahları halktan toplamaya başladı. Özellikle Kabil’in Taliban’ın eline geçtiği 1996 yılından düşüşüne kadar ülkede öne çıkan en önemli husus, güvenliğin tamamen sağlanması oldu.

Taliban döneminde hukuki cezalarda İslam şeriatı uygulanmak istendiyse de yoksullukla mücadele eden halka yönelik bilinçsizce girişilen bazı uygulamalar halkın tepkisini çekti. Bu arada, 1998 yılında ülkede başlayan ve tam üç yıl süren kuraklık da Afganistan’ı dış dünyanın yardımına muhtaç hale getirdi.  

Afganistan’da ekonomik zorluklar sürerken Kenya ve Tanzanya’daki ABD büyükelçiliklerine yönelik gerçekleşen saldırılar bu ülkeyi bir anda dünya gündeminin birinci maddesi yaptı. Bill Clinton başkanlığındaki ABD yönetimi her iki saldırının arkasında da Afganistan’da yaşadığı bilinen Üsame bin Ladin’in olduğunu açıkladı ve Afganistan ilk kez ABD’nin doğrudan hedefi haline geldi.  

Bu saldırıdan önce, Taliban Hareketi’nin Birleşik Devletler ve Suudi Arabistan ile alâkası dostane ve sıcak ilişkilerdi. Ancak elçiliklerin bombalanması bu ilişkileri zedeledi. Bu olaydan sonra Amerika ve Suudi Arabistan, ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine karar verdiler. Taliban, elçiliklerin bombalanması olaylarından kaynaklanan problemleri sona erdirmek için Usâme bin Ladin’in teslim edilmesi hususunda Suudi Arabistan ile görüşmelere girişti. Fakat Amerikan uçaklarının 1998 yılında Afganistan’ı bombalaması, Ladin’in teslim edilmesi görüşmelerinin tamamlanmasını engelledi.  

11 Eylül olayları patlak verdiğinde ise işler tümüyle tersine döndü.  Kısa bir hazırlık süresinden sonra başlayan Amerika’nın Afganistan’a saldırısı sonucu Afganistan, Amerikan birliklerinin kontrolüne geçti.

Afganistan’ın işgaller ve iç savaşlarla dolu 20 yıldan fazla süren bu dönemi, yüzbinlerce ölü, yaralı ve sakat insasının yanısıra, süper güçlere kafa tutmayı göze almış, dağlarda barınıp savaşmaktan başka bir şey bilmeyen bir militan kadrosunun oluşmasına neden olmuştur. Bu militan kadro,  bir çok silahlı örgüte insan kaynağı oluşturmuştur.  

Afganistan Sorunu, El Kaide, Gerilla ve Karşı Gerilla Savaşı, Orta Yoğunluklu Bölgesel Çatışmalar, Sorun Kaynakları, İşgale Karşı Direniş Hareketleri, İşgaller içinde yayınlandı | 17 Yorum

İsrail-Filistin Barış Süreci

FKÖ, 1991’deki Körfez Savaşı’nda ABD liderliğindeki koalisyona karşı Saddam’a destek verdi. FKÖ, Irak’ın Kuveyt’i ilhakını onaylamıyordu, ama Saddam Hüseyin’in ABD’ye ve Körfezdeki petrol ihraç eden ülkelere meydan okumasını bölgesel statükoyu değiştirmek ve dikkati Filistin sorununa çekmek için bir yol olarak görüyordu. Savaştan sonra FKÖ diplomatik olarak izole edildi. Kuveyt ve Suudi Arabistan sağladıkları parasal desteği kestiler, Kuveyt ülkesindeki sayıları 400.000’i geçen Filistinlileri ülke dışına çıkardı, böylece hem FKÖ hem de Kuveyt’teki akrabalarının gönderdiği paralardan mahrum kalan Filistinliler mâlî krizin eşiğine geldi.

Körfez Savaşı’ndan sonra ABD, Arap-İsrail anlaşmazlığına çözüm sunarak Ortadoğu’daki konumunu dengelemeye çalıştı. FKÖ’den desteklerini çekmiş olmalarına karşı, Kuveyt ve Suudi Arabistan Arap-İsrail anlaşmazlığını çözmek ve bu anlaşmazlığın yarattığı bölgesel kararsızlık potansiyelini ortadan kaldırmak istiyorlardı.

Bu düşüncelerin etkisinin yanında Başkan Bush yönetiminin katkıları ve baskılarıyla Ekim 1991’de Madrid’de Ortadoğu Barış Konferansı toplandı. Tarafların karşılıklı suçlamalarıyla başlayan konferans, aslında bir diyalog başlatmasını sağladı. Ortadoğu sorunlarının hiç birine çözüm getirmeyen konferans sonrasında sağlanan en büyük gelişme ise, gizli ve gayri resmî de olsa Filistinlilerle İsrail arasında görüşmelerin başlamasıydı. 

Haziran 1992’de Rabin tarafından yönetilen yeni bir İsrail İşçi Partisi hükümeti kurma görevini üstlendi ve İsrail-Filistin anlaşmasının hızlı bir şekilde sonuçlandırılacağı sözünü verdi. Her iki tarafın da attığı karşılıklı adımlarla, Norveç’in katkılarıyla ve ABD’nin sponsorluğuyla İsrail-Filistin Barış süreci 1993 yılında İsrail ve FKÖ’nün karşılıklı mektuplarla birbirini tanımasıyla resmen başladı. 

Mektup teatilerinden kısa bir süre sonra 13 Eylül 1993’te Washington’da Oslo-1 olarak da bilinen İsrail-FKÖ “Prensipler Deklarasyonu” imzalandı. Prensipler Deklarasyonu, İsrail’in Gazze Şeridi ve Batı Şeria’nın bazı bölgelerinden kademeli olarak çekileceğini, çekilmenin başlamasından sonra 5 yıllık bir dönem içerisinde, FKÖ’nün “kendi kendini yönetebilen” bir Filistin Yönetimi (FY) oluşturacağını ön görüyordu. İsrail’in devredeceği toprakların büyüklüğü, İsrail yerleşim yerlerinin ve Yahudi yerleşimcilerin geleceği, su kaynaklarını kullanma hakları, Filistinli mülteciler sorununun çözümü ve Kudüs’ün durumu gibi anahtar sorunlar, nihai statü anlaşmasında  çözülmek  üzere bir kenara bırakıldı.

Barış sürecinin Filistin tarafındaki mimarı Arafat ve FKÖ’nün aksine, Hamas ve İslâmî Cihat örgütleri barış sürecine onay vermediler. Özellikle Hamas, İsrail’in işgâl ettiği topraklardan çekilmesi sağlanana kadar cihat yoluyla savaşa devam etmeyi ve Filistin topraklarını düşmana satmak olarak değerlendirilen barış sürecini baltalamayı temel politika olarak belirledi. Bu politikanın uygulanması için, her iki örgüt siviller ağırlıklı olmak üzere İsrail hedeflerine yönelik eylemlerin sayısını ve şiddetini artırmaya başladılar. 

Her şey erağmen Barış Sürecinin Filistinlilerce desteklenmesi ve 50 yıldan beri süren sorunun artık çözülme noktasına geldiğine dair mevcut yaygın inanç nedeniyle şiddet olaylarında intifada dönemine oranla bir azalma meydana geldi. Eylül-1993’de yayımlanan bir ankette Filistinlilerin %70’inden fazlasının barış sürecinden umutlu olduğu tespit edildi.

Barışla ilgili umutlar yükselmeye devam ederken, 25 Şubat 1994’te El Halil şehrindeki Halil İbrahim Camiinde sabah namazını kılan Filistinlilere bir Yahudi yerleşimcinin otomatik silahıyla ateş açarak 29 kişiyi öldürmesi, 125 kişiyi yaralaması  üzerine Hamas ve İslâmî Cihat örgütleri eylemlere tekrar başlamaya karar verdi. 

Söz konusu camii, El Aksa Camiine benzer şekilde bir sorun kaynağıdır. Camiinin altında Hz. İbrahim’in El Halil’e geldiğinde 400 Şekel ödeyerek satın aldığı ve uzun yıllar yaşadığı rivayet edilen “peygamberler mağarası” bulunmakta ve bu mağara Musevi dininin en kutsal mekanlarından biri sayılmaktadır. Benzer şekilde Yahudilerin Filistin’de iken bu mağara üzerine inşa ettiği tapınakları Romalılar tarafından yıkılmış ve bölge Müslümanların kontrolüne geçtikten sonra Halil İbrahim Camii inşa edilmiştir. Yüzyıllar sonra geri gelen Yahudiler, Halil İbrahim Camiini sinagog olarak kullanmak istemişler ve bu istekleri Müslümanlar arasında tepkiyle karşılanmıştır. Söz konusu katliam da bu anlaşmazlığın bir ürünüdür. Katliamdan sonra camii 9 aydan fazla bir süre kapalı tutulmuş ve tekrar açıldığında yarısının sinagog olarak düzenlendiği görülmüştür. Camiinin statüsü Hebron protokolü ile kabul edildiği şekliyle aynen devam etmekte olup, Müslümanların ve Yahudilerin her yıl 10’ar günlük kutsal günlerinde camiinin/sinagog’un tamamını kullanma hakları bulunmaktadır.

Saldırgan, Baruch Goldstein isimli ABD kökenli bir doktor olup, silahının tutukluk yapması nedeniyle ateş edemeyince saldırıdan sağ kurtulanlar tarafından linç edilmiştir. Goldstein’in anısına El Halil şehrinin hemen yanındaki Kiryat Arba Yahudi yerleşim yerinde bir anıt dikilmiştir. İsrail hükümetince bir kaç kez yıkılan anıt, diğer Yahudi yerleşim yerlerinden yoğun bir ziyaretçi akımına uğramakta ve adeta “kutsal yer” olarak kabul edilmektedir.

Bu olaydan kısa bir süre sonra, 6 ve 13 Nisan 1994 tarihlerinde Hamas’ın iki intihar saldırısı gerçekleşti.  Bu saldırılara rağmen barış sürecindeki gelişmeler devam etti ve 4 Mayıs 1994’te Kahire’de Gazze Şeridi ve Eriha anlaşması imzalandı. 300 sayfa ve haritalardan oluşan bu anlaşmayla 20 sayfalık Prensipler Deklarasyonunda ortaya konulan hususların ayrıntıları belirlendi. Anlaşma, İsrail birliklerinin çekilmesi, terk edilen bölgelerde yetkilerin Filistin otoritesine devredilmesi, Filistin otoritesinin yapısı, yetkileri, Filistin polisinin kurulması ve çalışma esasları gibi konuları düzenliyordu.

Filistinliler arasında yeni umutların doğmasını sağlayan bu yeni durum, İslâmcı hareket arasında kafaların karışmasına sebep oldu. İsrail ve Filistinliler arasında 29 Ağustos 1994’te eğitim, sosyal, sağlık, turizm ve vergilendirme konularındaki yetki ve sorumlulukların devrine dair başka bir anlaşma daha imzalandı. Artık, Filistinliler kendi bölgelerinde kendilerini yönetecek yetkilerle donatılmışlardı.

Buna rağmen, Hamas örgütü İsrail’le herhangi bir uzlaşmaya karşı olduğunu ve eylemlere devam edeceğini açıkladı. Kısa bir süre sonra da, bir Hamas militanı Tel Aviv şehrinde bir otobüste üzerindeki bombayı patlatarak 21 kişinin ölümüne ve 46 kişinin yaralanmasına sebep oldu. İslâmî Cihat örgütü de, İsrail’in liderlerinden birini öldürmesine misilleme olarak intihar eylemlerine başladı.  

Bu eylemler devam ederken yapılan anketlerde Filistinlilerin bir yandan barış süreci için besledikleri umutların önceki seviyesini koruduğu, diğer yandan Hamas ve İslâmî Cihat örgütlerinin intihar eylemlerine destek vermeye başladıkları da tespit edildi. Sonuçları Temmuz-1995’de açıklanan bir araştırmada Filistinlilerin İsrail’e yönelik silahlı eylemlere %43, silahlı mücadele yöntemi olarak intihar eylemlerinin düzenlenmesine % 32.8 oranında destek verdiği belirlendi. İntihar eylemlerine destek verenler, bunun Filistin’in gasp edilen haklarının geri alınması, işgale son verilmesi ve İsrail’den intikam alınması için en uygun yöntem olduğunu savunuyorlardı. 

Barış görüşmeleri ise bombalı intihar saldırılarına ve diğer eylemlere rağmen devam ediyordu ve 28 Eylül 1995 tarihinde Washington’da Oslo-2 Anlaşması adıyla daha kapsamlı bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, daha önceki anlaşmalara atıf yaparak müzakere sürecinin daha ileri düzeye götürülmesini ve anahtar sorunlara çözüm bulunmuş olarak, 4 Mayıs 1999’da Gazze ve B. Şeria’nın büyük bir bölümünde Filistin Özerk Yönetiminin kurulmasını öngörüyordu.  Bu anlaşma ile Filistinlilerin barışa olan inançları da tazelendi ve şiddet yanlısı politikalara verilen destek yine düşüş gösterdi.  

Bu arada, barış sürecinin mimarlarından İsrail Başbakanı İzak Rabin, Oslo-2 anlaşmasının imza töreninden 1.5 ay sonra düzenlenen barış mitinginde radikal bir Yahudi tarafından düzenlenen suikast sonucu hayatını kaybetti. İsrail başbakanlığı için, barış sürecinin diğer bir mimarı Şimon Perez’e karşılık  “güvenli barış” sloganıyla Netanyahu’nun yarıştığı seçim süreci başladı.

Seçim kampanyası devam ederken ocak ayı içerisinde, İsrail birlikleri Oslo-2 anlaşması gereği, Filistinlilerin Batı Şeria’da yoğun bir şekilde yaşadığı 6 şehirden (Ramallah, Nablus, Cenin, Beytüllahim, Tulkarim, Eriha) çekilerek buralarda yönetim ve güvenlik sorumluluğunu Filistinlilere devretti. Ancak, tüm bu gelişmelere rağmen İsrailliler arasındaki barış karşıtlarının sayısının artmasını sağlayan yeni intihar saldırıları düzenlendi. Bu güvensizlik ortamında gittikçe güç kazanan Netanyahu da seçimler sonucunda İsrail’in Başbakanı oldu.    

Ocak-1997’de El Halil şehrindeki özel düzenlemeye dair protokolün imzalanması ve şehrin H1 olarak tanımlanan bölgesinin tamamen, H2 olarak tanımlanan ve sadece 400 Yahudi’nin yaşadığı diğer bölgenin ise güvenlik sorumluluğu hariç Filistin otoritesine devredilmesi yeni bir gelişme olarak görüldü.

Bu noktaya kadar şaşırtıcı bir şekilde gelişme gösteren barış süreci, başbakan seçildiği andan itibaren barış süreci konusunda isteksiz davranmaya başlayan Netanyahu ile aksamaya başladı. Netanyahu önce, müteakip safhada B. Şeria’nın Filistinlilere devredilmesi Oslo-2 ile belirlenmiş olan %12’lik kesimini %2.5’a düşürme niyetini telaffuz etti. Müteakiben, Batı Şeria ve Kudüs çevresinde yeni yerleşim yerleri inşa etme kararını açıkladı. Bu girişimler, Filistin tarafının barış görüşmelerini askıya alması sonucunu getirdi ve Arafat, barış süreci hangi aşamada olursa olsun, Oslo-2 anlaşmasında ön görüldüğü şekilde, 4 Mayıs 1999’da Filistin’in bağımsızlığının tek taraflı olarak ilân edileceğini deklere etti.

Nisan-1997’de kamuoyu araştırmaları Filistin halkının % 40’a yakınının İsrail hedeflerine yönelik askerî eylemlerin millî  çıkarlara uygun gördüğünü, halkın % 32.7’sinin de intihar eylemlerini desteklediğini ortaya koydu.  Filistin halkı, intihar eylemlerini İsrail’e karşı en etkili mücadele yöntemi olarak görmeye başlamıştı.

Bu arada beklenmeyen bir gelişme ile İsrail’de hapiste olan Hamas’ın ruhani lideri Şeyh Ahmed Yasin, Ürdün’de yakalanan İsrail ajanları ile değişim çerçevesinde serbest bırakıldı. Gazze’ye dönüşünde ulusal kahraman olarak karşılanan Yasin’e halkın sevgisi, Arafat’ın Gazze’ye gelişinde gösterilen sevgiden çok daha fazla idi. Bu olaydan sonra şiddet olayları her iki toplumun gündemindeki önceliğini kaybederek yılda bir-iki olaya kadar düştü.  

Büyük umutlarla başlayan barış sürecini oluşturan anlaşmaların uygulamaları  1997’den itibaren şekillendikten sonra ortaya çıkan tablo ile, Filistinlilerin hayal ettikleri sonuçlar birbirlerinden çok farklıydı. En başta, Filistinliler Gazze ve Batı Şeria bölgelerinde birbirleriyle fizikî teması olmayan iki ana bölgeye bölünmüşlerdi. Bu iki bölge arasındaki geçişler tamamen İsrail’in kontrolü altındaydı. Kara, deniz ve hava sınırlarının hakimiyeti de İsrail’in denetimindeydi.

Filistinlilerin sözde ellerinde kalan iki ana toprak parçası her zaman için İsrail’in bir dış kuşatması altındaydı. İsrail, bunun yanında Filistin bölgelerini kendi içinde de küçük parçalara bölmüş ve bu parçalar arasındaki hareket özgürlüğünü istediği zaman kolayca engelleyecek bir sistemi yıllar boyunca ince hesaplarla kurmuştu.  

1967 savaşından kısa bir süre sonra başlayarak, Batı Şeria ağırlıklı olmak üzere Filistin topraklarında Yahudi göçmenlere iskân sağlamak ve genişleme eğiliminde olan Filistin yerleşim yerlerinin önüne set çekmek için Filistinlilerin arazilerine el koymaktaydı. El koyma işlemi, bölgenin “askerî bölge” ilân edilerek bir askerî birliğin bölgeye konuşlandırılmasıyla başlamaktaydı. Çoğu zaman geçici kaydıyla bölgeye yerleşen askerî birliğin etrafı “emniyet” gerekçesiyle tel örgülerle çevrilerek, askerlerin önce kendileri için, daha sonra aileleri için, nihayet diğer Yahudiler için evler, okullar, marketler, sinagoglar gibi sosyal yaşam alanlarını da inşa edilerek bölge tamamen İsrail toprağı haline getirilmekteydi.

İsrail, bu şekilde el konulan topraklarda, 200’den fazla yerleşim yeri inşa ederek 200.000 kişiyi Batı Şeria’ya, 200.000 kişiyi Kudüs ve çevresine, 6000 kişiyi de Gazze Şeridine yerleştirmişti. Genel olarak Yahudi yerleşimleri olarak bilinen bu alanların bir geçidi veya köprüyü veya bir su kaynağını veya hakim bir gözetleme mevziini kontrol etmek, giderek yayılmakta olan Filistin şehirlerinin yapılaşmasının önüne set çekmek, Filistin bölgelerinin bütünlüğünü bozmak, aralarındaki irtibatı kesmek ve genel yol ağına hakim olmak gibi taktik görevleri bulunmaktaydı. 

İsrail hükümeti, Yahudi yerleşim yerlerinin çevrelerinde kendi cesametleriyle karşılaştırılamayacak kadar büyük bölgeleri güvenlik tedbirleri kapsamında kontrol altına almıştı. Örnek olarak; Batı Şeria’nın nüfusunun sadece %9-10’unun oluşturan Yahudi yerleşimciler, barış sürecinin öncesinde bölgenin %92’sine ve son aşamasında da yaklaşık %40’ına sahiptiler. Gazze şeridi boşaltılmadan önce ise, nüfusun % 0.6’sını oluşturan Yahudiler bölgenin %42’sini kontrol ediyorlardı.   

Diğer yandan İsrail, Yahudi yerleşim yerlerini birbirine bağlamak için 340 km.den fazla karayolu inşa etmiş, barış sürecindeki anlaşmalarla Batı Şeria’da A,B,C, D bölgeleri, Gazze’de sarı yeşil, mavi ve beyaz bölgeler, Filistinlilerin yaşadığı Doğu Kudüs’te tabii rezerv bölgeleri, kapalı askerî bölgeler, güvenlik bölgeleri, kamuya açık yeşil alanlar oluşturarak Filistinlileri her biri dar ve kalabalık yaklaşık 190 kantona bölmüştü. Bu kantonlar arasındaki ulaşım ise, doğal olarak, tamamen İsrail’in denetimindeydi. 

Dolayısıyla İsrail, istediği zaman Filistinlileri yerlerinde sabitleyecek şekilde bir kontrol mekanizması kurmuş, Filistin bölgelerindeki toplumsal olaylar ve terörist faaliyetlerle mücadeleyi ise, anlaşmalarla teşkil edilen Filistin Polis Kuvvetine ihale ederek günlük sıcak olaylardan kendini kurtarmış, fakat istediği yer ve zamanda müdahale etme hakkını da kendi elinde tutmuştu. Kelimenin tam manasıyla İsrail, uluslar arası ortamda kabul görmeyen 1967 işgalini “yasal” bir çerçeveye, hem de kendi istediği koşullarla oturtmuştu.

İşgâl altındaki  topraklarda yaşayan Yahudi yerleşimciler ise bir çok çatışmanın ve Filistin gösterilerinin kışkırtıcısı ve tetikleyicisi olmuşlardır. Silâh taşıma ve gerektiğinde kullanma yetkisine sahip yerleşimciler, İsrail hükümetinin bir çok teşvik uygulaması ile diğer bölgelerde yaşayan İsraillilere göre daha kolay ve ucuz bir yaşam sürüyorlardı. Üstelik bu kişilerin büyük çoğunluğu aynı zamanda Yahudi din adamı ve öğrencisi olduğundan askere gitmek, vergi vermek gibi yükümlülüklerden muaftılar.  Bir çok olayda, Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilere doğrudan ateş açtığı, en küçük bir kayıpları için dahi misilleme eylemleri yaptığı, çevredeki Filistinlilerin tarımsal faaliyetlerini engelledikleri, hatta Filistinlilere ait topraklara kimseye hesap verme gereğini hissetmeden el koydukları görülmüştür.   

Filistinliler, gittikçe daralan bölgelerinde ekonomik açıdan da oldukça kısıtlı bir yaşam sürüyorlardı. Ülkenin dış sınırları ve gümrükleri İsrail kontrolünde olduğundan ithalat ve ihracat yapmak mümkün değildi. Bir çok yiyecek maddesi gümrüklerde geciken işlemler nedeniyle çürüyordu. Zaten ağır gümrük vergileri de rekabet gücünü azaltıyordu. Filistinliler ancak bir İsrailli ile ortak olursa gümrük işlemleri bir derece daha hızlanıyordu. Ticaret yapmak için gerekli izinleri almak zaten çok zordu ve kalifiye işçiler İsrail tarafında yine İsrail’in göz yumması ile kaçak olarak çalışıyorlardı. Filistinliler ancak yurtdışında, özellikle Arap ülkelerinde çalışan akrabalarının yardımlarıyla ayakta durabiliyorlardı.

Filistinlileri rahatsız eden başka bir konu da Kudüs’ün durumuydu. Her üç din tarafından da kutsal sayılan Kudüs’e hakim olmak için tarihte yüz binlerce kişinin hayatına mal olan bir çok savaş yapılmıştı. Kudüs, Hz. Ömer tarafından 638 yılında fethedildikten sonra Müslümanların kontrolüne geçmiş, 1099 yılındaki 1’inci Haçlı Seferi ile başlayan Hıristiyan egemenliği, Selahattin Eyyubî tarafından ele geçirildiği 1187 yılına kadar devam etmiş ve bu tarihten sonra 400 yıl Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere tamamen Müslümanların egemenliği altında kalmıştı. İsrail, 1948 savaşında şehrin batı kesimini Filistinlilerden, 1967’deki Altı Gün Savaşında ise Ürdün’den kalan kesimini alarak  şehre tam olarak hakim olmuştu.   

Museviler, Kudüs’ü ibadetlerinin kabul edileceği tek yer olarak gördüklerinden yüzyıllarca süren sürgün hayatlarında daima Kudüs’e dönmek hayaliyle yaşamışlardır. Özellikle Ortodoks Yahudiler, yıkılan ilk iki tapınağın yerine üçüncüsünü dikmedikçe de ibadetlerinin tam olmayacağına inanmaktadırlar.  Ne var ki, şimdi bu tapınağın ayakta kalan tek kalıntısı “ağlama duvarı” olarak bilinen batı duvarıdır ve tapınağın yerinde Müslümanların en kutsal mekanlarından sayılan, bir süre namazların kıblesini oluşturan, Kubbet-üs Sahra’dan ve hemen yanında El-Aksa camiinden oluşan Harem-i Şerif Kompleksi bulunmaktadır.

Hıristiyanlar ise Kudüs’ü,  Hz. İsa’nın ölümünden önce son zamanlarını geçirdiği ve çarmıha gerildiği yer olduğundan kutsal saymaktadırlar. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yerde ise şimdi “kıyamet kilisesi” vardır ve kilisenin her köşesi bir Hıristiyan mezhebinin rahipleri tarafından işletilmekte, kilisenin anahtarı ise yüzyıllardan beri aynı aileden bir Müslüman’da bulunmaktadır. Rivayete göre, Hz. Ömer ordularıyla Kudüs’ü fethettiğinde kiliseyi incelerken namaz vakti gelmiş ve papazların “namazınızı kilise’de kılın, burası da Allah’ın evidir” şeklindeki tekliflerini, “ben burada namaz kılarsam benden sonra burasını cami yaparlar” diyerek geri çevirmiş ve hemen yakındaki bir ağacın altında namazını kılmıştır. Daha sonra, oraya halen Hz. Ömer Mescidi denilen bir mescit yapılmıştır. Bu kutsal mekanları çeviren Kudüs duvarlarının içinde kiliseler, camiler, sinagoglar sırt sırta ve çoğu zaman aynı duvarları paylaşır bir şekilde bulunmakta, duvarın hemen dışındaki Zion Tepesi üzerinde Hz. İsa’nın 12 Havarisi ile birlikte yemek yediği yerde “son akşam yemeği kilisesi” bulunmaktadır. 

Kudüs, Yahudiler açısından sadece dinî olarak değil, stratejik açıdan da önemlidir. Filistin  bölgelerini kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayırdığı bir bölgede bulunan Kudüs, tüm yol ağının düğüm noktasını oluşturarak Batı Şeria’ya emniyetle girişi temin etmekte, Ürdün vadisine batı-doğu istikametinde kuvvet kaydırmaya imkân sağlayan bir boğaz bölgesini kontrol etmekte, Tel Aviv şehrinin ve Ben Gurion havaalanının güvenliğini uzaktan sağlamaktadır.   

Tüm çabalara ve beslenen umutlara rağmen ulaşılan bu yeni durum, Filistinliler arasında hayal kırıklığına sebep oldu. Barış sürecinin gelişme gösterdiği dönemlerde Filistinlilerin umutlarında artış görülürken, İsrail’in şiddet uygulamaları  halkın barış süreci hakkındaki şüphelerini zaman içerisinde artırdı ve bundan FKÖ ve Arafat’ı sorumlu tutmaya başladılar. Her ne kadar Arafat’a Filistinliler tarafından duyulan saygı ve sevgi herhangi bir iç çatışmayla sonuçlanmadıysa da, özellikle Arafat’ın yakın çevresindekilerin karıştığı yolsuzluklar FKÖ’nün her geçen gün Filistinlilerin desteğini kaybetmesine, Hamas ve İslâmî Cihad gibi örgütlerin güç kazanmasına sebep oldu.

1998’in eylül ayında, Barış Sürecindeki gecikmeleri telafi ederek yeni düzenlemelerle süreci canlandırmak için ABD’nin sponsorluğunda görüşmeler yeniden başladı. 23 Ekim 1998’de diğer konuların yanı sıra Filistin yönetiminin terörle mücadele sorumluluğuna yoğun vurgu yapan Wye River Memorandumu imzalandı. Bu gelişme ve uluslar arası kamuoyunun baskıları ile Arafat, daha önce 4 Mayıs 1999’da yapacağını açıkladığı bağımsızlık ilânını erteledi. 

Görüşmeler devam ederken, Hamas ve İslâmî Cihat’ın süreci baltalama girişimleri devam ediyordu ve bir süredir gündeme gelmeyen bombalı intihar saldırıları, çok seyrek de olsa,  tekrar görülmeye başlandı.  

1999 yılının mayıs ayında İsrail’de yapılan başbakanlık seçimlerini “Suriye, Lübnan ve Filistin’le ilgili sorunları çözme” sloganıyla seçmen karşısına çıkan barış yanlısı Ehud Barak kazandı. Eylül ayında Arafat ile Barak arasında Mısır’ın Şarm El Şeyh beldesinde Wye River’ın revize edilmiş hali olan yeni bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma ile Gazze Şeridi ve Batı Şeria arasında güvenli geçiş, mahkumların serbest bırakılması ve nihai statü görüşmeleri ile ilgili sorunların çözümü bir takvime bağlandı. Bu takvime göre İsrail ile Filistin arasındaki nihai statü anlaşmasının 13 Eylül 2000 tarihine kadar tamamlanması ön görüldü. Arafat da daha önce ertelediği bağımsızlık ilânının bu tarihte yapılacağını açıkladı. Bu gelişmelerle Filistin kaynaklı şiddetin dozu da oldukça düştü.

1999 yılındaki Şarm el-Şeyh memorandumunda nihai statünün belirleneceği tarih olarak belirlenen 13 Eylül 2000’e iki ay kala, 13 Temmuz 2000’de Arafat ve Ehud Barak ABD başkanı Clinton’ın ev sahipliğinde Camp David’de bir araya geldiler. Basına kapalı olarak yapılan görüşmelerde, İsrail’in şimdiye kadar Filistin tarafına verdiklerinin çok üstünde tavizler verdiği söylenmektedir. Ayrıntıları henüz tam olarak ortaya konmayan görüşmelerde Barak’ın, Harem-i Şerif’in yönetimini ve Doğu Kudüs’ün Filistin tarafına bırakılmasını; aile birleşimi kapsamında 80-100 bin mültecinin dönüşünü; B.Şeria ve Gazze Şeridinde 40 bin kişilik Yahudi yerleşim yerinin kapatılmasını; Gazze’nin tamamen, B. Şeria’nın ise %94’ünün boşaltılmasını kabul ettiği iddia edilmektedir. Buna karşılık, Arafat’ın İsrail’in D. Kudüs’ün bazı kesimlerinde egemenlik hakkını tanıdığı; Filistinli bütün mültecilere dönüş hakkı verilmesinin uygulanabilir olmadığını kabul ettiği; B. Şeria’daki üç Yahudi yerleşim yerini diğer bölgelerden toprak karşılığı İsrail’in mülkiyetine bıraktığı ileri sürülmektedir.

Ancak, Filistinli mültecilerin hakları ve İsrail’in işgâl altındaki topraklardan çekilme oranı gibi konularda gelişme sağlanamayınca liderler 24 Temmuz’da ülkelerine döndüler. Buna rağmen, görüşmeler alt komisyonlar arasında devam etti.  Heyetler arasında devam eden görüşmelere şans vermek uğruna, diğer ülkelerin de baskılarıyla Filistin Merkez Konseyi, tek taraflı bağımsızlık ilânını 15 Kasım 2000 tarihine erteledi.

Barış sürecini canlandırma girişimlerine rağmen, 28 Eylül 2000 tarihinde meydana gelen bir olay, barış sürecinin çökmesine ve Filistinlilerle İsrail arasında eskilerine oranla daha şiddetli çatışmaları içeren El Aksa İntifadası’nın başlamasına sebep oldu.

Filistin-İsrail Sorunu, Orta Yoğunluklu Bölgesel Çatışmalar, Sorun Kaynakları, İşgaller içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kerbelâ Olayı

İslâm dünyasında ilk ayrılıkçı hareketler Hz. Muhammed’in vefatıyla birlikte başlamış, “Kerbelâ Olayı” olarak bilen ve  Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin başta olmak üzere Hz. Muhammed’in ailesinden (Ehl-i Beyt) bir çok kişinin öldürülerek Halifeliğin Emevî Hanedanına geçmesi ile sonuçlanan savaştan sonra İslâm dünyası iki ana gruba bölünmüştür. Kerbelâ olayı, Müslüman-Hıristiyan ayrımından daha ciddi bir sorun haline gelen bu bölünmeye ilaveten, şehitlik, kendini dava uğruna feda etmek, dava uğruna her türlü zorluklara katlanmak gibi duyguların gelişmesi ile çatışma ve savaşma kültürüne de etki etmiştir. 

Peygamberin ölümünden sonra halifelik makamına kimin getirileceği tartışmasında Peygamberin damadı ve en sevdiği kişi olan Hz. Ali’nin bu makamı hak eden kişi olduğu dile getirilmiş, ancak Hz. Ali “Hz. Muhammed’den sonra en uygun kişi Ebu Bekir ve daha sonra Hz. Osman’dır” diyerek bu tartışmaya o an için son vermiştir. Hz. Osman’ın ölümünden sonra ise Emevî hanedanından Hz. Ömer hilafet makamına getirilmiş, onun ölümünden sonra ise Hz. Ali, halife olarak seçilmiştir.

Normal olarak, İslâm Dünyasının liderleri olan Halifeler, “eşitler arasında birinci olmak ve ileri gelen kişilerden oluşan şuranın öğütlerine göre hareket etmek” üzere kendisine eşit düzeydeki kişilerce seçiliyordu. Ancak, Hz. Ali’nin seçimi esnasında Emevî kabilesinin lideri ve o zamanki Suriye Valisi Muaviye, halifeliğin kendi soyuna verilmesi gerektiğini iddia ederek Hz. Ali’nin halifeliği döneminde çeşitli siyasî oyunlara başlamıştı.

Dördüncü halife Hz. Ali’nin Hz. Muhammed’in de torunları olan Hasan ve Hüseyin isminde iki oğlu vardı. Normal olarak, halifelik henüz babadan oğula geçen bir makam olmasa da, 24 Ocak 661’de Hz. Ali öldüğünde, Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Ali’nin büyük oğlu Hz. Hasan’ın halifeliğini kabul ederek  ona biat ettiler.

Hz. Ali’nin daha sağlığında çirkin bir muhalefet sergileyen ve Hilafet makamını silah kullanarak devralmak isteyen Muaviye, 60 bin kişilik  bir ordu toplayarak Hilafet merkezine doğru ilerlemeye başlaması üzerine, Halife Hz. Hasan da 40 bin kişilik bir ordu toplayarak karşı harekete geçti. İki ordu karşı karşıya geldiğinde, Muaviye’nin ajanları vasıtasıyla başlattığı propaganda faaliyetleri ile Hz. Hasan’ın ordusunda çözülmeler, ayrılıklar ve hatta ayaklanmalar başladı. Ordusunun bu durumu ile savaşmayı göze alamayan Hz. Hasan, Muaviye’nin barış çağrısına uydu ve bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmanın en önemli maddesi; Halifeliğin Muaviye’ye devredilmesi ve Muaviye’nin ölümünden sonra ise tekrar Hz. Hasan’a iade edilmesiydi.

Ancak, sonraları askeri ve siyasi gücünü iyice sağlamlaştıran Muaviye, bu anlaşmanın hükümsüz olması için çeşitli hilelere başvurdu ve Hz. Hasan’ın eşinin Hz. Hasan’ı zehirlemesini sağladı. Bu durumda, Hz. Hasan’ın vefâtından sonra Hz. Hüseyin’in halifeliği gündeme geldi ve halkın ileri gelenlerinden Muâviye aleyhine, Hz. Hüseyin’e halife olarak biat etmek isteyenler oldu. Ancak, Hz. Hüseyin Muâviye ile aralarındaki anlaşmayı bozmayı uygun görmeyerek Muâviye’nin ölümünü beklemeyi yeğledi. Fakat, Muâviye’nin halifeliği Hz. Hüseyin’e devretmek gibi bir düşüncesi yoktu ve oğlu Yezid’i kendinden sonra Emevî hükümdarı ve Halife yapmayı planlıyordu.

Böyle bir durum, o zamana kadar Arapların ve Müslümanların anlayışlarına uygun olmadığı gibi, Yezid’in de serbest hareketlerinden dolayı halifeliğe adaylığının kabul edilmesi mümkün değildi. Yezid’in veliahtlığı bir hayli tepki görmesine karşın, Muaviye çeşitli girişimlerle Müslümanların Yezid’i halife olarak kabul etmeleri için çalışıyordu.  Hatta Muaviye, bu amaçla Mekke’ye ve Medine’ye geldi ve buraların halklarına, Yezid’in veliahtlığını öteki bütün eyalet ve şehirlerin de kabul ettiğini savunarak ve halkı tehdit ederek onların da Yezid’e veliaht olarak biatını sağladı.

Muaviye 18 Nisan 680’de Şam’da ölünce, Yezid daha önce kendisine veliaht olarak biat edildiğinden babasının yerine saltanat tahtına ve hilafet makamına geçti. Onun için önemli bir sorun olarak Hz. Ali’nin diğer oğlu Hz. Hüseyin’in kendisine biat meselesi vardı. Doğal olarak Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmedi. 4 Mayıs 680 gecesi kardeşi Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle bütün aile fertleriyle birlikte Mekke’ye gitti. 

İslâm yasalarıyla alay eden Yezid’in halifelik makamına oturması ile Kûfe’de halk bir kere daha kaynaşmaya başladı. Kûfeliler, Hz. Hüseyin’e yanlarına gelmesi ve başlarına geçerek Emevî egemenliğine karşı ayaklanmasını isteyen haberler ve elçiler gönderdiler, kendisini halife olarak tanımaya hazır olduklarını bildirdiler. Hüseyin’e mektup yazanlar her kabileden nüfuz ve itibar sahibi, kentin yerli zenginleriyle, Kûfe’ye yerleşip varlık sahibi olmuş yabancı kabilelerin başlarıydı.

Bunun üzerine Hz. Hüseyin amca oğlu Müslim‘i oradaki durumu yerinde görmek ve uygun bir zemin sağlamak üzere Kûfe’ye gönderdi. Çok dikkatli ve gizli propaganda toplantılarıyla, bir ay içinde yirmi bine yakın Kûfeli Şii Hüseyin’e biad yeminiyle ihtilal ordusuna kayıt yaptırdı. Hz. Hüseyin de bu gelişmeler üzerine Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktı.

Hz. Hüseyin, Kûfe’ye hareketinden önce kendisiyle birlikte hareket eden topluluğa kısaca hitap ederek; Kûfe yolunda şehid olmayı göze aldığını, buna tamamen hazır olduğunu belirterek “Bize canını fedâ etmeye, bizimle can vermeye hazır olanlar, Allah’a kavuşacaklarına tam inançla inanmış bulunanlar, bizimle gelirler” demiştir. Hz. Hüseyin ve beraberindekiler, Kûfe yolunda, inandıkları bir dava uğruna şehid düşeceklerini bilerek ve bunu korkusuzca göze alarak yola çıktılar.

Bu arada Hz. Hüseyin’in ön hazırlıkları yapmak üzere Kûfe’ye gönderdiği amca oğlu Müslim’in faaliyetleri öğrenildi. Yezid’in Kûfe Valiliğine getirdiği zalim Ubeydullah tarafından bazı Kûfelilerin de yardımıyla Müslim yakalanarak idam edildi. Bu idam, Hz. Hüseyin’i davet eden Kûfeli onbinleri sindirdi ve Hz. Hüseyin’e yardım etmekten vazgeçmelerine sebep oldu. 

Müslim’e oynanan oyunun dahi Kûfelilere güvenilmeyeceğini göstermesine, hatta kendisi için baş koyduklarını söyleyenlerin de dağılıp kaçmasına rağmen,  Hz. Hüseyin Mekke’den yola çıkan ailesi ve fedakar dostlarıyla yola devam etmekten çekinmedi. Yezid’in ordusunun geldiğini haber alınca yanındaki yoldaşlarını toplayıp, kendilerini ölüm ve felaketin beklediğini,  isterlerse kendisinden ayrılabileceklerini ifade ettiyse de, yanında bulunanlar hayatlarını kurtarmak için onu terk etmek alçaklığını yapmayacaklarını ifade ettiler.

Hz. Hüseyin, Irak’a yaklaşırken Ubeydulah’ın gönderdiği bin kişilik öncü birlik tarafından takip edilmeye başlandı. 4000 kişilik asıl kuvvet ise, Kerbelâ yakınlarında bekliyordu. Hz. Hüseyin, kendisini hemen arkasından izleyen bu öncü birlik yüzünden hiçbir müsait yerde konaklayamadı.  Susuzluktan ve yorgunluktan yürüyemeyecek hale geldiklerinde, Fırat’a uzak olmayan susuz bir alanda, ‘kısır, çorak’ anlamına gelen Akr köyüne yakın bir yerde konaklamaya zorlandılar. Nihayet, Kerbelâ’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar.

Müslümanlardan oluşan bir ordu, kendi dinini kuran Hz. Muhammed’in torununa ve onun ailesine saldırmaya ve onları öldürmeye hazırlanıyordu. Karşılarındaki bir avuç insan ise günlerdir çektikleri susuzluktan dolayı dudakları çatlamış, dilleri kurumuş ve yorgunluktan yürüyemeyecek haldeydiler.

Aşura günü (Hicri 10 Muharrem 61) Hz. Hüseyin, küçük ordusunun saflarını düzene soktuktan sonra  atına binerek düşman ordusunun karşısında durup bir konuşma yaptı. Bu konuşmasının bir kısmı şöyleydi.   

“Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkun, dünyaya karşı ihtiyatlı davranın; eğer bütün dünya bir kişiye kalacak veya bir kişi orada sürekli kalacak olsaydı, peygamberler bâki kalmaya daha layıktı, rızaları celbedilmeye daha evla ve böyle bir hükme daha uygun olurlardı. Ancak Allah Teala dünyayı fani olmak için yaratmıştır; yenileri eskilir, nimetleri zail olur, sevinci ise kararır (gam ve üzüntüye dönüşür). Dünya, engebeli bir menzil ve geçici bir evdir. Öyleyse ahiretiniz için azık toplayın; en güzel azık ise sakınmaktır; Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.” 

Bu doğrultuda yaptığı diğer konuşmaları da karşı tarafta hiçbir etki yaratmadı ve kuvvetçe dengesiz bir şekilde savaş başladı. Hz. Hüseyin’in askerleri yavaş yavaş şehit düşüyorlardı ve öğle üzeri olduğunda iyice azalmışlardı. Hz. Hüseyin de bu az sayıda susuz ve bitkin insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin’in vücudunda otuz üç ok, otuz dört kılıç ve kargı yarası vardı. Sonra çadırlar ve kadınlar yağma edildi, savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin’in yanındakilerden şehit olanların toplam sayısı yetmiş iki kişi idi.

Hz. Hüseyin’in katliamdan kurtulan oğlu, kızları, kız kardeşi ve diğer esirler Kûfe şehrine götürüldü. Kendilerini ısrarla çağıran ve yardım sözü veren Kufelilerin vicdanları ihanetlerinin korkunç sonuçları ve bu hazin manzara karşısında rahatsız olmuştu.  Kısa bir süre sonra, Kûfeliler, yaptıkları bu ihaneti Tanrının bağışlaması için, “Tavvabin” örgütünü kurarak, Hüseyin’in öcünü almaya ve kendilerini bu uğurda feda etmeye and içtiler.

Maalesef bu elim olay siyasi bir boyut kazanmıştır. Hz. Hüseyin’in 10 Muharrem 61’de (1 Ekim 680) Kerbelâ’da şehit edilmesinden sonra Şia için bu tarih önem kazanmış ve Hz. Hüseyin’in intikamını alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur. Şiiler’in her yıl dövünerek, kendilerine işkence yaparak tutmaya başladıkları bu matem orucu Şii-Fatımî devletinin himayesinde devlet merasimleriyle icra edilmiş, daha sonra bu merasimler İran’da gelenek halini almıştır. Sünni inancın kabul etmediği bu matem, Şiî inancın canlı tutulmasında ve mezhep bütünlüğünün sağlanmasında önemli rol oynamıştır.

Kerbelâ olayından sonra meydana gelen diğer olayların da etkisiyle İslâm dünyası Şii-Sünni olmak üzere iki ana gruba bölündü. Her grup diğeri tarafından kabul edilmeyen kendine has bazı uygulamaları nedeniyle diğeri tarafından dışlandı. Ancak, Hz. Ali’nin ve oğulları her iki grup tarafından da saygı ve kabul görmektedirler.

Şiiler ile Alevi-Bektaşiler İmam Hüseyin ve Kerbelâ şehitleri için yas ayı kabul ettikleri Muharrem ayında oniki gün oruç tutarlar. Her yıl Kurban bayramının ilk gününden itibarın, üçüncü haftanın son günü başlatılan bu oruç, aynı zamanda bir ibadet olarak algılanmaktadır. İmam Hüseyin’in şehit edildiği gün olan orucun sonunda Şiiler, zincirlerle kendilerini döverek, kesici aletlerle yaralayarak kendi kendilerine işkence ederler. Bu şekilde ıstırap çekerek, Hz. Hüseyin’in o korkunç ve dayanılmaz acılarına ortak olduklarına inanırlar. Alevilerde ise hiç su içmedikleri Muharrem orucu, onikinci gün aşure çorbasının pişirilip dağıtılmasıyla son bulur.

Aşûre’yi Şia’nın yas günü ilan etmesine karşılık Emevîler, Kerbelâ faciasını unutturmak için bir vesile sayarak o günü adeta bir bayram kabul etmişlerdi. Hatta Fatımî Devletinin yıkılmasından sonra şenlikler düzenlenmiş, tatlı yiyecekler pişirilmiş ve bu konudaki bid’atların haklı gösterilmesi maksadıyla çeşitli hadisler uydurulmuştur.

Radikal Müslümanlar, Kerbelâ olayında baş aktör durumunda olan Yezid’in ismini “İslâm düşmanı zalim hükümdarlara veya güçlere” yakıştırmaktadırlar. Örnek olarak, İranlılar İran-Irak savaşında Saddam’ı, Iraklılar ise Irak’ı işgali nedeniyle ABD’ni Yezid olarak isimlendirmişlerdir. 

Olayın geçtiği Kerbelâ ise, Müslümanların Cihad alanını simgelemekte, “her yer Kerbelâ” sloganıyla Cihad’ın her yerde icra edilmesi gerektiği ima edilmektedir.  Olayın geçtiği ay olan Muharrem ayı ise, aynı yaklaşımla cihad yapılması gereken zamanı simgelemekte ve “her ay muharrem” sloganıyla cihadın sürekli olduğu vurgulanmaktadır.  Kerbelâ olayında Hz. Hüseyin’in şehid edildiği gün olan Aşure günü ise şehitlik için en uygun zaman olarak kabul edilmekte ve “her gün aşure” sloganıyla şehitlik için her gün hazır olunması belirtilmektedir.

Hz. Hüseyin’in Mekke’den Kerbelâ’ya yaptığı zorlu yolculuğa istinaden zikredilen “Kerbelâ Yolculuğu” ise,  dava uğruna çekilen zorlukları belirten bir deyim haline getirilmiş, “Kerbelâ Savaşı” ise, İslâm düşmanlarına karşı verilen savaş anlamında kullanılmıştır.

Kerbelâ olayından aşırı sol örgütler de söylem geliştirmişlerdir. “Kerbelâ Ruhu” deyimi, ezilenlerin ve yoksulların, zalimlere ve saltanat sahiplerine karşı mücadele azmi anlamında kullanılmıştır.

Aşırı Sol ideolojisinde,  “Kerbelâ Kültürü” deyimi, devrimci hareketin şehitlik kültürü anlamında kullanılmış, ölüm oruçlarında ve sorgulamaya karşı direnmede Kerbelâ kültürüne  sahip olunması gerektiği ifade edilmektedir. 

Din Kaynaklı Çatışmalar, Sorun Kaynakları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Mısır İslamî Cihat Örgütü

Mısır’da uzun yıllar boyunca şiddet olaylarını iç politika vasıtası olarak kullanan Müslüman Kardeşler örgütü 1970 yılında şiddet kullanmaktan vaz geçtiğini ve eylemlerini yasal zemine taşıyacağını ilan etti.

Bu dönemden itibaren, İslami Cemaat örgütü olarak tanınmaya başlayan ve Mısır’daki üniversite öğrencileri arasında popüler olan, daha sonra Mısır hapishanelerindeki mahkumlar arasında, büyük şehirlerin kenar mahallelerinde ve ülkenin kırsal kesimlerinde bolca yandaş bulan bir örgütlenme ortaya çıktı. Sonraki yıllarda bu örgüt, özellikle Mısır’ın İsrail’le barış anlaşması yaptığı 1977 yılından itibaren Radikal İslamcı militanlar için siyasi maksatlarla şiddet kullanımını savunan şemsiye bir örgüt haline geldi ve ruhani lider olarak Ömer Abdül Rahman ortaya çıktı.

1980 yılında Ömer Abdül Rahman tarafından “İsrail’i tanıyarak Müslümanlığa ihanet eden siyasi liderlerin katlinin vacib olduğuna” dair bir fetva yayınlandı. 10 haziran 1981 yılında, Devlet Başkanı Enver Sedat’ın bir askeri törende suikaste kurban gitmesinden sonra, binlerce İslami Cemaat militanı tutuklandı, bir çoğu işkence gördü ve bazıları da Mısır’dan kaçtı.

Mısır’dan kaçmayı başaran İslami Cemaat militanlarının büyük çoğunluğu Afganistan’da SSCB işgaline karşı direnen Mücahitlere katıldı ve sonrasında El Kaide örgütüne ve diğer bağlatılı örgütlere katılarak liderlik pozisyonlarında görev aldılar.

Mısır İslami Cemaat örgütü 1997 yılında Luxor Katliamını icra etti ve bu olaydan sonra Mısır hükümeti İslami Cemaat örgütüne karşı çok daha sıkı tedbirler almaya başladı. Bu saldırı, Mısır’ın yerel ekonomisinin can damarı olan turizm gelirlerine etkisi yıllarca süren ağır bir darbe vurdu ve örgütün halk desteği de yavaş yavaş kaybolmaya başladı.

Örgütün eylemleri nedeniyle 1300 kadar Mısırlının hayatını kaybettiği ve hükümet güçlerinin yoğun operasyonlarının yaşandığı bir kaç yıllık olaylar serisinden sonra, İslami Cemaat’in yurt dışında sürgünde olan liderlik kadrosu, Müslüman Kardeşler’in 28 yıl önce yaptığı gibi, şiddet yöntemlerinin politik maksatlarla kullanılmasından vaz geçtiğini ilan etti.

Mısır hükümeti, örgütün hapishanelerdeki militanlarını 2000-2006 yılları arasında serbest bırakmaya başladı. Bugün İslami Cemaat Örgütü aralarında organik bağlantı olmadığı bilinen, biri yurt içindeki yasal örgüt, diğeri çoğunluğu El Kaide bünyesinde bulunan militanlardan oluşan iki grup halinde varlığını sürdürmektedir. El Kaide’nin lider kadrosundaki Ayman El-Zewahiri ve Muhammed El Hakim, Mısır İslami Cemaat Örgütünden El Kaide’ye katılmış militanlardır.

Mısır İslamî Cihad Örgütü, Silahlı Örgütler içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Filistin Kurtuluş Örgütü-FKÖ

Filistinliler arasındaki örgütlenmeler, Filistin topraklarına Yahudi göçünün ciddi boyutlara ulaşarak bir Yahudi devleti kurulma ihtimalinin belirmesiyle başladı. Başlangıçta, Yahudi göçmenlerin silahlı tecavüzlerine karşı koymak için oluşturulan gerilla türü örgütler, belirli bir teşkilâta ve etkin bir lidere sahip olmadan 1948 savaşı öncesindeki yerel çatışmalara girmişlerse de, Yahudilere karşı herhangi bir üstünlük elde edemediler. Savaş sırasında meydana gelen göç hareketleri ve 1948 savaşında Arap ordularının yenilmesiyle bu örgütler dağıldı.

Askerî alandaki bu başarısızlığa rağmen, Filistin Millî Konseyi İsrail’in bağımsızlık ilanından kısa bir süre sonra Gazze’de toplanarak uluslar arası kamuoyu tarafından tanınan sınırlar içinde Filistin’in bağımsızlığını ve Filistin hükümetinin kurulduğunu ilân etti. Ürdün haricindeki Arap ülkeleri de bu ilânı tanıdı ve Filistin Arap Birliğine davet edildi.

Uzun bir süre Filistinliler kendi kurtuluşlarının çaresini diğer Arap ülkelerinin İsrail ile savaşmalarında aradılar. Özellikle Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın Arap milliyetçisi söylemleri Filistinlilerin bu umutlarının canlı tutulmasını sağladı. Ancak, Arap ülkelerinin kendi aralarındaki iç çekişmeleri ve Arap liderlerinin Filistin davasını kendi çıkarlarına kullanmak istemeleri üzerine, inisiyatifi kendilerinin ele almaları gerektiğine karar verdiler.

Uzun bir süre devam eden gruplaşmalar, fikrî hazırlıklar ve kısıtlı askerî hazırlıklar sonrasında 1959 yılında Yaser Arafat liderliğinde “Harakat Tahrir Falastin” adıyla bir örgütlenmeye gidildi ve örgütün isminin tersten okunduğunda baş harflerini oluşturan “Fatah” (El Fetih) ismi kısa isim olarak kabul edildi. El Fetih, Filistinliliği ön plâna çıkaran ve kendisine tek amaç olarak silâhlı mücadele yoluyla Filistin’in kurtuluşunu hedef alan, dönemin tüm siyasal hareketlerinin militanlarını kabul eden bir hareketti. Üyelerin kabulünde aranan tek şart, Filistin’in kurtuluşu için içten bir müdahale isteğiydi.

El Fetih’e ilk destek Cezayir’den geldi ve örgütün ilk bürosu 1963 yılında bu ülkede açıldı. Bununla da kalmayarak, El Fetih liderliği gerilla savaşının ilk bilgilerini yine bu ülkede irtibata geçtikleri Afrikalı, Asyalı ve Latin Amerikalı gerilla liderlerinden aldılar. Bu ilişkiler sayesinde Cezayir, Çin, Vietnam ve Kore’den eğitim ve silah yardımı gördüler.

Arap birliğinin 1964 yılındaki zirvesinde Filistinlilerin kendi topraklarının kurtuluşu ve kendi kaderlerini tayin haklarını kullanmaları için örgütlenmelerine ve o zamana kadar Filistinlilerin sözcülüğünü yapan Ahmet Şükeyri’nin Filistinlilerin temsilcisi olarak kabul edilmesine karar verildi.

Bundan birkaç ay sonra Kudüs’te tüm Filistin topluluklarının temsilcilerinin katılımı ile toplanan Filistin Konferansı sonucunda Filistin Halkının Sözleşmesi (Miktad el-Kawmee el Falasten ) ilân edildi.

Sözleşme hükümlerinde dikkat çeken noktalar; Arap Milliyetçiliği ile Arap Birliği ve dayanışmasının ön plâna çıkarılarak Filistin’in bağımsızlığının kazanılması ve işgâl edilen toprakların yeniden ele geçirilmesine kadar silahlı mücadeleye Cihad yoluyla devam edileceği; Filistin sınırlarının İngiliz manda yönetimi esnasında çizilen sınırlar olduğu ve Filistin topraklarının bölünmesine dair her türlü anlaşma, deklarasyon ve plânın reddedildiği; Siyonizm’in emperyalist, saldırgan, ırkçı ve faşist bir hareket olduğu, İsrail’in ise Ortadoğu’daki gerginlik ve kargaşanın baş sorumlusu olduğunun ilân edilmesidir. 

Bu tarihten itibaren FKÖ “Fedailer” olarak bilinen kısıtlı bir kadro ile İsrail’e yönelik eylemlere başladı ve özellikle İsrail’in Ürdün nehri üzerindeki sulama projesine yönelik sabotaj ve bombalama faaliyetleri icra edildi. Başlangıçta Fedailer bombaları patlatmayı bile başaramasa da bu eylemler İsrail’e karşı en küçük bir zafere dahi susamış Arap halkları arasında büyük sevinç yarattı. Doğal olarak, bu eylemler İsrail ile komşuları arasında küçük çaplı sınır çatışmalarına sebep oldu ve diğer olayların da etkisiyle 1967 savaşı patlak verdi.

Toplam 6 gün süren 1967 savaşı ile İsrail, Batı Şeria’yı, Gazze Şeridini, Sina yarımadasını ve Golan tepelerini ele geçirdi. Yüz binlerce Filistinli, mülteci konumuna düştü ve savaş öncesinde oluşturulan küçük gerilla grupları dağıldı. Savaşın Filistinlilere verdiği en büyük ders; kendi topraklarını kurtarma mücadelesinde Arap ordularına ve liderlerine güvenilmesinin zaman kaybı olduğu ve İsrail’e karşı silahlı mücadelenin şiddetinin artırılması gerektiğiydi. Ayrıca, Şukeyri’nin pasif davrandığı ve silahlı mücadeleye yeteri kadar ağırlık verilmediğini düşünen muhaliflerin sayısı da artmaya başladı.

Arap liderleri de 1967 savaşından sonra Filistin mücadelesine desteklerini artırdılar. Arafat da Batı Şeria’da ve Ürdün nehri vadisinde teşkilâtlanmaya önem vererek Cezayir, Suriye ve Çin’de eğitilmiş militanlarını Ürdün Vadisine yerleştirdi ve Batı Şeria’da yer altı teşkilatını örgütlemeye başladı. Ancak direniş hareketleri, Batı Şeria’da hareket alanının kısıtlı olması, militanların gizli hareket etme, sorguya dayanma gibi eğitimlerinin zayıf olması gibi faktörlerle İsrail tarafından kısa sürede baskı altına alındı. Dolayısıyla, Ürdün vadisi istikametinden yapılan eylemler ağırlık kazandı.

İsrail, Ürdün’den sızan El Fetih militanlarına karşı Mart 1968’de Ürdün nehrini geçerek bir operasyon başlattı. El Fetih’in ana eylem üssü durumunda olan Karameh köyünde şiddetli çatışmalar yaşandı ve militanlarının direnişine rağmen El Fetih ağır zayiat verdi. Ancak, çok üstün olmalarına rağmen İsrail ordusuna verdirilen zayiat nedeniyle “Karameh Direnişi” adıyla ünlenen bu olay, El Fetih’in Filistinliler arasında itibar kazanmasını sağladı.

El Fetih’in ve diğer fedai örgütlerinin gittikçe artan itibarı FKÖ içinde silahlı mücadele gruplarının ağırlığının artmasını sağladı ve Şükeyri FKÖ başkanlığından istifa etmek zorunda bırakıldı.

1968 yılında Kahire’de yapılan FUK toplantısında, 1964 yılında ilân edilen sözleşme büyük oranda korunarak, ilaveten Filistin’in kurtuluşu için tek yolun silâhlı mücadele olduğu, fedai eylemlerinin Filistin halk savaşının çekirdeği olduğu, vatanın kurtuluşu için değişik Filistinli grupların birleşmesi gerektiği, Filistin’in topyekün özgürlüğü dışındaki hiçbir çözümün kabul edilemeyeceği, FKÖ’nün Filistin devrimci güçlerinin temsilcisi olarak vatanın kurtarılması ve halka iade edilmesi için görevlendirildiği ilân edildi. 1969 yılındaki FUK toplantısında ise El Fetih Lideri Yaser Arafat FKÖ İcra Komitesi Başkanlığına seçildi. 

FKÖ’nün gittikçe artan halk desteği özellikle nüfusunun yarıdan fazlasını Filistinli mültecilerin ve Filistin kökenlilerin oluşturduğu Ürdün’de güçlenmesine ve Ürdün kralı tarafından kendisine tehdit olarak algılanmasına sebep oldu. FKÖ militanlarının da pervasız davranışlarıyla artan huzursuzluklar sonucunda Ürdün ordusu, FKÖ’nün askerî gücüne karşı 1970 yılının eylül ayında düzenlediği kanlı bir operasyonla FKÖ karargâhını ülkeden çıkardı ve Lübnan’a transfer edilmesini sağladı.

Filistinlilerce “Kara Eylül” olarak isimlendirilen bu operasyonla FKÖ İsrail’e yönelik operasyonlarında önemli biri üssünü kaybetti ve İsrail de doğu sınırlarını emniyete aldı. Bu operasyon nedeniyle Ürdün’den intikam alınmasını savunan bir grup tarafından “Kara Eylül” örgütü kuruldu. Bu örgüt, 1972 Münih Olimpiyatları’nda 11 İsrailli sporcuyu öldürerek adını duyurdu ve icra ettiği çeşitli terörist eylemlerle FKÖ’nün uluslar arası ortamdaki imajının “terörist örgüt” olarak değişmesine neden oldu.

Lübnan’ın iç savaşa yatkın demografik yapısı Filistinlilerin katılımıyla iyice hassas hale geldi ve FKÖ iç savaş öncesi Lübnan Millî Hareketine destek vermeye başladı. FKÖ’nün Lübnan’da bulduğu destek ve Lübnan hükümetinin zayıflığı nedeniyle sahip olduğu hareket serbestisi FKÖ’nün Güney Lübnan’dan İsrail’e yönelik eylemlere devam etmesini, eğitim ve silah açısından da güçlenmesini sağladı.

FKÖ, 1974 yılında Birleşmiş Milletlerde “gözlemci üye” statüsüne kavuştu. Arap Birliği ve İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) tarafından Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı.

Aynı yıl toplanan FUK’nin toplantısında “10 maddelik program” kabul edildi. Bu program FKÖ’nün bağımsızlık savaşında takip edeceği temel prensipleri içermekte olup, özetle BMGK’nin bölgedeki tarafların tanınmış sınırlar içerisinde güvenle yaşamlarını sürdürme hakkını vurgulayan 242 sayılı kararının kabul edilemez olduğu; FKÖ’nün Filistin’in kurtarılması için başta silahlı mücadele olmak üzere her türlü çabayı göstereceği ve kurtarılan her vatan parçasında millî bağımsız otoritenin ilân edileceği; FKÖ’nün tanınma, güvenli sınırlar, millî hakların tanınması, mültecilerin geri dönüş hakkı ve kendi kaderini tayin hakkının verilmediği her türlü teklife karşı olduğu ilân edilmiştir.

1975 yılında başlayan Lübnan iç savaşında FKÖ önce Hıristiyan Falanjistlerle, sonra Suriye kontrolündeki Filistinlilerden oluşan El Saika örgütü ve Suriye birlikleriyle, sonra İsrail birlikleriyle ve daha sonra yine Suriye desteğindeki Şii Amal örgütü militanlarıyla çatışmalara girdi. Çatışmaların dışında kalan Filistinli mülteciler ise, yaşam şartlarının zorluğu nedeniyle ve karşıt grupların saldırıları sonucunda kayıplar verdi.

FKÖ’nün de taraf olduğu iç savaş devam ederken, Suriye Lübnan’a girdi ve 2005 yılına kadar ülkeyi terk etmedi. Bu arada, Lübnan topraklarından İsrail’e yönelik eylemler İsrail’in 1978’de Litani, 1982’de ise Galile’ye Barış Operasyonu ismiyle iki harekât icra etmesine sebep oldu. Birinci harekâttan sonra 3 ay içinde İsrail birlikleri geri çekildi. Ancak, ikinci harekât İsrail birliklerinin 1985 yılına kadar Lübnan’ın büyük bir kısmını, 2000 yılına kadar da Güney Lübnan’da 10 km.lik bir güvenlik kuşağını işgâl etmesine, 1982’de FKÖ’nün militanlarının büyük bir kısmının Lübnan dışına, FKÖ karargâhının ise Tunus’a taşınmasına neden oldu.

FKÖ, barış sürecindeki gelişmelerle seçimleri kazanarak Filistin’e dönene kadar Tunus’ta kaldı. Bu dönemde, 1987’de başlayan birinci intifadanın birinci yılında kendisini sürgündeki Filistin hükümeti olarak ilân etti ve daha önce kabul etmediği BMGK kararlarını ve İsrail’in varlığını kabul ettiğini açıkladı. Bu gelişmelerle ilk işaretlerini veren barış süreci 1993 yılında Prensipler Deklarasyonunun kabul edilmesiyle resmen başladı.

Kurulduğu günden itibaren İsrail ve ABD, FKÖ’yü terörist örgüt olarak nitelendirerek, dolaylı dahi olsa herhangi bir şekilde temasa geçmeye yanaşmadılar. Ancak, prensipler deklarasyonunun ilânından önce Arafat ile Şamir arasındaki mektup değişimleriyle FKÖ, bu iki ülke tarafından Filistin halkının meşru temsilcisi olarak kabul edildi.

FKÖ, her birine fraksiyon adı verilen bir çok paramiliter örgütle sivil toplum örgütünün gevşek bir bağla bir araya geldiği şemsiye bir örgüttür. FKÖ yönetiminin bu fraksiyonlar üzerinde doğrudan kontrol yetkisine sahip olmamakla birlikte söz konusu örgütlerin icra komitesi kararlarına ve FKÖ tüzük ve kararlarına uygun davranmaları gerekmektedir.

Örgütlerin FKÖ’ye üyelik statüleri zaman içersinde değişkenlik göstermekte, siyasî anlaşmazlık dönemlerinde üyelikten çıkma veya üyeliğin askıya alınması gibi uygulamalara rastlanmaktadır. Hamas ve İslami Cihad gibi bazı büyük İslâmî örgütlenmeler ise bu yapının dışında kalmışlardır. FKÖ çatısı altındaki fraksiyonlar aşağıdaki gibidir;

 • El Fetih (Filistin Millî Kurtuluş Hareketi): Ebu Ammar (Yaser Arafat), Ebu Cihad (Halil El Vezir) ve Ebu İyad (Salah Halef) öncülüğünde 1958’de kuruldu, ancak 1965 yılında kamuoyunun önüne çıktı. FKÖ içindeki en ağırlıklı örgüttür.

• Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC-PFLP): George Habbaş tarafından 1967 yılında Marksist görüşlerle kuruldu. 1971 yılında FKÖ’ye katıldı ve onun köktenci Marksist kolunu oluşturdu. İlk kurulduğu dönemde uçak kaçırma eylemleri ile adı duyuldu.

• Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC-PDFLP): 1969 yılında, Nayef Havatme tarafından FHKC’nden ayrılanlarla kuruldu.

• FHKC-Genel Komutanlık: 1968’de FHKC’den ayrılan bir grup tarafından kuruldu.

• Filistin Kurtuluş Cephesi: FHKC-Genel Komutanlıktan 1976’da ayrılanlar tarafından kuruldu.

• El Saika: Suriye BAAS Partisi tarafından 1968’de kuruldu.

• Arap Kurtuluş Cephesi: Irak BAAS partisi tarafından 1968’de kuruldu.

• Halkın Partisi: Filistin Komünist Partisinin 1991’de isim değiştirmesi ile kuruldu.

• Demokratik Cephe: 1990 yılında FHKC’den ayrılan bir grup tarafından kuruldu.

• Filistin Kurtuluş Ordusu (FKO): 1964 yılında toplanan Filistin Konferansında Mısır, Suriye ve Irak’ta konuşlu birer tugay’dan oluşan Filistin Kurtuluş Ordusu (FKO)’nun kurulduğu ilân edildi. FUK içinde de temsil edilen FKO, bir süre sonra bulundukları ülkelerin güdümüne girmeleri nedeniyle FUK’daki ağırlıkları azaltıldı. Oslo süreci sırasında Filistin Otoritesine bağlı olarak kurulan Filistin Güvenlik Kuvvetlerinin büyük bir kısmı FKO personelinden oluşturuldu.

• Silahlı örgütlerin yanı sıra, öğrenciler, işçiler, kadınlar, öğretmenler, gazeteci ve yazarlar, hakimler, mühendisler, doktorlar, sanatçılar, çiftçiler, ekonomistlerin oluşturduğu birlik ve sendikalar ile gençlik ve spor yüksek konseyi gibi sivil toplum örgütleri de FKÖ çatısı altında yer almaktadır.

• FKÖ, Kızılay ve Şehit Ailelerine Yardım Kuruluşu gibi hayır sosyal yardım kurumlarını ve SAMED kısa isimli ticari ve ekonomik faaliyetlerin yürütüldüğü bir kurumu da bünyesinde barındırmaktadır.

Din Kaynaklı Çatışmalar, FHKC-Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin-İsrail Sorunu, Silahlı Örgütler içinde yayınlandı | 1 Yorum