Iraklı Türkmenlere Yönelik Etnik Temizlik

Birinci Dünya Savaşı sonrasında 1920 yılında, İngiliz işgali altındaki Irak’ta manda rejimi ve geçici bir anayasa ilan edilmişti. Bu süreçte İngiltere, nüfusun çoğunluğunu oluşturan Arapların yanında yer almış, Kürtlere karşı da himayeci bir tutum izlemiş, Türkmenlere ise göstermelik haklar verilmiştir.

1920 Geçici Irak Anayasası ile Irak halkının Arap, Türkmen ve Kürt unsurlarından oluştuğu kabul edilmişti. Aynı Anayasanın 14ncü maddesi Türkmenlerin ana dilleri (Türkçe) ile öğretim yapmalarını kabul ettiği halde sonraları buna müsaade edilmemiştir. Buna karşılık; diğer bir azınlık olan Kürtlere ve çok az sayıda olmalarına rağmen Hıristiyan ve Yahudi cemaatlerine daha geniş haklar verilmiş, eğitim ve öğretimlerini kendi dilleriyle yapmalarına müsaade edilmiştir. 9 Aralık 1920’de Irak’taki İngiliz manda anayasasına  ek  madde konularak Kuzey Irak için  özerk bir yönetim öngörülmüştür.

Bu dönemde İngiliz işgali nedeniyle, halk arasında büyük bir huzursuzluk mevcuttu, Musul, Kerkük ve Erbil Türkmenleri Anadolu’daki Millî Mücadele’ye paralel olarak, İngiliz işgaline karşı mücadeleye başlamışlardı. İngilizler bölgedeki aşiret reislerini elde etmek için her türlü yola başvuruyor, onları para vererek yanlarına çekmeye çalışıyorlardı. Türkmenler ise bu girişimleri boşa çıkarmak için büyük çaba harcıyorlardı. Bununla birlikte, İngiliz işgal kuvvetleriyle mücadele etmek için Bağdat’ta da gizli bir Türk Cemiyeti kurulmuştu. Bu cemiyet, Musul’da da çalışmalar yaparak Türk, Kürt ve Arapların da içinde bulunduğu bir çok ileri gelen şahsiyeti İngiliz işgaline karşı bir araya getirmeyi başarmıştı. Nihayet, Haziran 1920’de Rumeyse’de bir ayaklanma başladı ve 4 Temmuz’da Irak’ın birçok bölgesine de yayıldı. İngilizler, Hindistan’dan getirilen takviye birlikleriyle, ayaklanmayı güçlükle bastırdılar. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra İngilizler, tutuklamalara ve toplu idamlara başlayıp, birçok aydın ve ileri gelen şahısları sürgün etti. 

1920 ayaklanması, birçok aşiretin, Şiilerin, Osmanlı ordusundaki Arap kökenli subayların ve Arap milliyetçilerinin katıldığı bir ayaklanmaydı. Bu ayaklanma sırasında İngilizler, Arap milliyetçiliğine sahip çıkarak ülkedeki varlıklarını pekiştirmeyi  hedeflemişler, bunun için daha önce kendisini Arabistan Kralı ilan eden Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı kullanmayı denemişlerdi. 1920 ayaklanmasından sonra İngilizlerle anlaşan Şerif Hüseyin Irak’ta bir Arap devletinin kurulmasını ve bu devletin krallığına oğlu Faysal’ın getirilmesini istiyordu. İngiltere de, Faysal’ın kral olmasını çıkarlarına uygun görüyordu. Tartışmalı bir halk oylamasından sonra 28 Ağustos 1921’de Faysal’a törenle krallık tacı giydirildi. 

İngilizlerin oyuncağı olan Faysal’ın Kral olarak tahta oturtulması Türklerden başka Arap ve Kürtler tarafından da hoş karşılanmamıştı. Kerkük, Musul, Erbil ve Süleymaniye halkı, Faysal’ın aleyhinde oy kullandı. Kerkük’te oylamaya tepki gösteren halk, oy sandıklarını dağıtarak, Türk topraklarında böyle bir oylamanın yapılamayacağını göstermeye çalıştı. 

5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye ile İngiltere arasında yapılan Ankara Antlaşması’yla Musul bölgesi resmen İngiliz mandası altındaki Irak’a bırakıldı.

İngiltere, 30 Haziran 1930’da Irak’a bağımsızlığını verdi. Ancak, Irak’la yapılan anlaşmaya göre; Irak, dış politika konusunda İngiltere’ye danışacak, savaş durumunda topraklarını, limanlarını, demiryollarını ve diğer tesislerini İngiltere’nin emrine verecek, İngiliz askerî üslerine dokunulmayacaktı. Bununla birlikte, İngiltere 1932 yılında Irak’ı Milletler Cemiyeti’ne aday olarak gösterdi ve bu teklif kabul edilerek, Irak Milletler Cemiyeti üyesi oldu.

Milletler Cemiyeti’ne üye olması ve bağımsızlığını elde etmesi üzerine, Irak Krallığı 30 Mayıs 1932 tarihinde Bağdat’ta bir deklarasyon yayınlandı. Zamanın Başbakanı Nuri Said tarafından yayınlanan deklarasyon,  azınlıkların varlığını kabul ve garanti eden bir nitelik taşıyordu. Ayrıca, deklarasyonda yer alan hükümler Irak’ın temel kanunları olarak kabul ediliyor, hiçbir kanun, tüzük, yönetmelik ve düzenlemenin bu hükümlerle çelişemeyeceği belirtiliyordu.

Anılan deklarasyona göre; Irak yönetimleri tarafından ülkede yaşayan bütün halkların hayat ve özgürlükleri; dil, din ve soy ayrımı yapılmadan garanti altına alınıyordu. Vatandaşlar, hiçbir sınırlama olmadan kamu görevi yapabilecekler, mesleki faaliyetlerde bulunabileceklerdi. Ayrıca, deklarasyonda, azınlıkların temsil edildiği bir seçim sistemi garanti ediliyor, azınlıklara mahkemelerde kendi dilleri ile ifade verme ve kendi dillerinde eğitim veren okullar açma hakkı veriliyordu. Kifri ve Kerkük’te Arapça ile birlikte Türkçe ve Kürtçe resmi dil oluyordu.

Türkmenlere kağıt üzerinde bir takım haklar verilmiş gibi gözüküyorsa da, Irak yönetimi Türkmenlerin bu hakları kullanmasına sıcak bakmıyor, onlara Araplaştırmak için elinden gelen her türlü gayreti gösteriyordu. Kerkük ve çevresinde Arap ve Kürt kökenli memur, asker, polis ve jandarma bulunduruyor, Türkmen asıllılar ise Türk bölgeleri dışına çıkarılıyordu. Hükûmet memur ve öğretmenlerini sistematik bir şekilde güney Irak’a sürgüne gönderiyordu. 1936-1958 yılları arasında Türkmenlerin, kültürel ve sosyal faaliyetlerde bulunan dernek kurmaları ve Türkçe yayın çıkarmaları yasaklanmıştı.

Türkçe eğitime gelince, 1930-1931 eğitim-öğretim yılında Kerkük şehir merkezi dışındaki ilkokullarda Türkçe öğretim Irak yönetimi tarafından yasaklanmış, Kerkük merkezindeki birkaç okulda ise, yabancı dil dersi gibi haftada bir saate indirilmişti.

İtalya ve Almanya tehlikesine karşı 8 Temmuz 1937 tarihinde Tahran’da Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında Sadabad Paktı imzalandı. Sadabad Paktı imzalanmadan önce ilginç bir olay gelişti. Bu paktın imzalanması sebebiyle Türk Heyeti Kerkük’ten geçecekti. Bu haber büyük bir hızla bütün kente, buradan da çevre köylere yayıldı. Mütarekeden sonra hiçbir Türk heyeti bu bölgeye gelmemişti. Kerkük’te büyük bir heyecan yaşanıyordu. Nihayet 27 Haziran 1937 günü heyet geldi, dükkanlar kapandı, alış-veriş durdu, genç ihtiyar herkes sokaklara döküldü. Irak Hükûmeti şaşkın, halkı dağıtmak için çareler aramaktaydı. Heyet İstasyon Oteli’nde misafir edildi, halk istasyon çevresinde sabahladı, o gece birçok kişi tutuklandı, işkence gördü ve Irak’ın güney bölgelerine sürüldü.

Türk heyetiyle birlikte Kerkük’e gelen ve Türkmenlerin tezahüratını gören Nuri Sait Paşa, Bağdat’a dönüşte verdiği raporda, geçmişte Abbasîlerin Türklerin nüfuzu altına girdiği gibi, Türklerin Irak’ı ele geçirebileceklerini, dolayısıyla daima baskı altında tutulmaları gerektiğini belirtmiştir. Bu tarihten sonra uzun bir süre, Türkiye’den gelen hiçbir Türk heyeti Kerkük’e sokulmadı. Sadabad Paktı’nda Irak Türkmenleri ile ilgili hiçbir madde de yer almamıştı. Zira, paktın birinci maddesi, imzacı devletlerin birbirlerinin içişlerine karışmamasını öngörüyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nın sıkıntıları nedeniyle savaşı sakin geçiren Türkmenler, savaştan sonra yine yeni bir katliamla karşılaştılar. Kerkük’te Petrol şirketinde çalışan işçiler, hayat şartlarıyla ilgili olarak önce çalıştıkları şirkete sıkıntılarını aktardılar. Daha sonra bu sıkıntılarını basın aracılığı ile halka duyurmaya çalıştılar. Ancak bir sonuç alamayınca 1 Temmuz 1946 tarihinde iş bırakma eylemini başlattılar. Bu arada, işçiler seslerini duyurmak maksadıyla, Gâvurbağı Meydanı’nda her gün toplanıyorlardı. 4 Temmuz günü yine böyle bir toplantıda, bir çok tutuklamalar gerçekleştirildi. Bunun üzerine, ortam daha da gerginleşti ve 12 Temmuz günü polis, göstericilerin üzerine ateş açtı. Bu olayda 20 kadar gösterici hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı.

Irak’ta Krallık döneminin önemli olaylarından biri de, Bağdat Paktı’nın kurulmasıydı. Güvenlik ve Savunma konularında işbirliğini öngören ve daha sonra Bağdat Paktı olarak adlandırılan Antlaşma 24 Şubat 1955 tarihinde Türkiye ve Irak arasında imzalandı. Daha sonra sırasıyla 4 Nisan’da İngiltere, 23 Eylül’de Pakistan ve 3 Kasım’da İran bu pakta katıldılar. ABD’de, Haziran 1957’de paktın Askerî Komitesi’ne girdi. 

Bağdat Paktı’nın tek Arap ülkesi olan Irak, pakta karşı gösterilen tepkiler sonucu Arap dünyasından tecrit edilmiş durumdaydı. Irak’ta monarşinin liderleri, devamlı olarak, “Batı taraftarı olmakla” suçlanıyordu.  Bağdat Paktı’nın imzalandığı 1955 yılı hemen öncesi ve  sonrası İsrail devletinin kurulması 1948 ve 1953 Arap İsrail savaşları gibi meydana gelen gelişmeler, Arap Orta Doğusunda Batı aleyhtarı ve radikal  milliyetçilik taraftarı unsurları güçlendirmişti. Bu gelişmelerin etkisinin Irak üzerinde de görünmesi kaçınılmazdı.

Tuğgeneral Abdülkerim Kasım’ın başkanlığında 14 Temmuz 1958’de yapılan bir darbe ile Kral II. Faysal ve Kral varisi veliaht Abdullah vurularak öldürüldü. Başbakan Nuri Said Paşa ise, Bağdat’tan gizlice kaçarken halk tarafından tanınarak linç edildi. İhtilalin iki lideri vardı. Bunlar, ihtilali gerçekleştiren General Abdülkerim Kasım ve Albay Abdüsselam Arif’ti.

İhtilalden sonra Kasım’ın hazırlattığı yeni Irak Anayasası’nda, Irak’ın Büyük Arap Vatanı’nın bir parçası olduğu belirtiliyor, Araplar ve Kürtler Irak’ın müşterek sahipleri olarak gösteriliyordu. General Abdül-Kerim Kasım, yeni anayasanın üçüncü maddesinde Kürtlerin ulusal haklarını garanti etmiş ve onları Irak Birliği çatısı içinde Araplarla eşit bir statüye getirmiştir. Bu maddeyle Irak hükûmeti 1932’de tanınan eşit yönetim yasasını, eşit paylaşımı, sosyal hizmet ve gelişme projelerinden eşit yararlanılmasını ve Kürt dilinin statüsünü yükseltmeyi bir kez daha kabul ediyordu. Ancak, büyük umutlar bağlanan rejimin anayasasında Türkmenlere hiç yer verilmiyordu. Bu durum Türkmenlerin büyük tepkisini çekti. Irak’ta krallık rejiminin yıkılması, yerine sosyalist rejimin kurulması, Kuzey Irak’ta Kürtlerin özerklik isteklerinin açıklık kazanmasına neden oldu.

Bu arada, Krallık döneminde sürgüne gönderilen siyasi suçlular affediliyordu. Bu aftan yararlanan Mustafa Barzani, Süleymaniye’ye gitmek üzere 22 Ekim 1958 tarihinde Kerkük Askerî Havaalanı’na geldi. Kürtler, Barzani’yi karşılamak amacıyla Kerkük’e geldiler. Kerkük’ten Süleymaniye’ye giden Barzani, burada Kürt aşiret reisleriyle görüştükten sonra, 24 Ekim günü Bağdat’a dönmek üzere tekrar Kerkük’e geldi. Ancak, gelirken yanında büyük miktarda silâhlı Kürt grupları vardı. Bu gruplar Türkmenler  aleyhine sloganlar atmaya başladılar. Bu arada Türkmen gençlerle  birtakım sürtüşmeler yaşandı. Kürtler daha da ileri giderek alışveriş merkezlerini yağmalamaya, Türkmenlere ait evlere saldırmaya başladılar. Saldırgan Kürtler, ellerinde Kasım ve Barzani’nin posterleri olduğu halde, “Kerkük Kürtlerindir buraları terk edin” diye sloganlar atarak, Atatürk ve diğer Türk büyüklerinin resimlerini yırttılar. Bunun üzerine Türkmenlerle Kürtler arasında ilk büyük çatışma meydana geldi. Kerkük Garnizon Komutanı Hidayet Aslan, olayları yatıştırmak için büyük çaba harcadı. Ancak, Türkmenlere yapılan saldırılara dayanamayıp üzüntüden kalp krizi geçirerek öldü. Bu arada Barzani Bağdat’a gitmek üzere Kerkük’ten ayrıldı. Olaylar birkaç gün daha devam etti ancak Türkmen ileri gelenlerinin gayretleri ile sona erdirildi.

Bu olaydan sonra Kerkük’teki 2nci Tümen Komutanı General Nazım Tabakçalı (Türkmen), Kürtlerin bölgedeki faaliyetleri hakkında Bağdat’a düzenli raporlar göndermeye başladı. Bu raporlarda, Kürtlerin Kerkük petrollerine hâkim olmaya çalıştıklarını, bu amaçla çoğunluğunu Türkmenlerin oluşturduğu Kerkük’ü Kürtleştirmek için çevre bölgedeki Kürtleri bu şehirde toplama gayretinde olduklarını, bu gelişmeler önlenmediği takdirde, vahim sonuçların doğabileceğini bildirmiş ve alınması gereken tedbirleri sıralamıştır.

Irak’taki mevcut yönetime karşı ilk büyük tepki 8 Mart 1959 tarihinde Musul’da ortaya çıktı. Arap Milliyetçisi Albay Abdulvahap Şevvaf bir ayaklanma başlattı. Kasım’a karşı başlatılan bu ayaklanma üzerine, Bağdat’ın emriyle Musul garnizonu bombalandı. Musul’da kanlı çarpışmalar meydana geldi ve ayaklanma Bağdat yönetimiyle  komünist Kürtler tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Ayaklanmadan sorumlu görülenler idam edildi. Bu arada birçok masum insan öldürüldü. General Nazım Tabakçalı da ayaklanmaya destek verme suçlamasıyla görevden alındı ve bir süre sonra idam edildi.

Bu arada, Kerkük’teki yöneticiler arasında bir takım değişikliklere başlandı. Kerkük Belediye Başkanlığı’na Moskova’da eğitim görmüş olan Maruf Mermerci, Halk Mukavemet Teşkilâtı’nın başına Ermeni kökenli Ojin adlı aşırı bir komünist atandı. Bundan sonra Türkmenler üzerinde büyük bir baskı başlatıldı. Tutuklamalar yapıldı, sürgün politikaları artarak devam etti ve Türkçe konuşmak yasaklandı. Bununla birlikte, Kerkük’ü Kürtleştirme çabalarına ağırlık verildi. Rusya’da yetiştirilen silâhlı Kürt militanlar gruplar halinde Irak’a getirilerek Türkmenlerin yoğun olduğu bölgelere, özellikle Kerkük’e yerleştirilmeye başlandı. Bu durum 1959 Kerkük katliamının âdeta habercisi olmuştur.

14 Temmuz 1959 günü Cumhuriyetin birinci yıl kutlamaları için Kerkük baştan aşağıya süslenmiş, halk millî kıyafetlerini giymiş coşkuyla törenlerin yapılmasını bekliyordu. Sıcakların azalması üzerine saat 18.00’den itibaren halk; çoluk-çocuk sokaklara dökülmeye başlamıştı. Saat 19.00’da resmi geçit törenleri başladı. Yürüyüş kortejinin başında, aralarında aşırı komünistliği ile tanınan Belediye Başkanı Maruf Berzenci’nin de bulunduğu üst düzey yöneticiler yer almaktaydı. Ayrıca, kortejde Halk Mukavemet Teşkilâtı başta olmak üzere komünist teşkilâtlar yerini almış, bir çok militan da yürüyüşe katılmıştı. Yürüyüş esnasında Türkmenler aleyhine sloganlar atılmaya ve Türkmenler saldırıya uğramaya başladılar. Sadece Cumhuriyeti kutlamak amacıyla toplanmış olan Türkmenlerin üzerine ateş açıldı. Böylece tarihe Kerkük Katliamı  olarak geçen üç gün süren (14,15 ve 16 Temmuz 1959) büyük bir soykırım başlamış oldu. Daha sonra sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine rağmen, Türkmen lider ve ileri gelenleri evlerinden alınarak, kurulan sözde halk mahkemelerinde yargılanarak kurşuna dizildiler.

Yapılan katliam bununla da kalmadı. Ordu, polis ve sivil teşkilâtlar ile komünist partinin üyeleri el ele vererek, evlere baskınlar yaptılar ve yüzlerce Türkmen’i tutukladılar. Bir kısmını barakalara doldurarak, süngü ve dipçiklerle katlettiler. Evlerinden alınan bazı Türkmen liderleri de, ailelerinin gözleri önünde makineli tüfeklerle şehit edildiler. Daha sonra ayaklarına ipler takılarak, motorlu araçlarla cesetleri sokaklarda sürüklendi. Bazı Türkmen gençleri tutuklandıktan sonra, ayaklarına ipler takılarak, ters yönde hareket eden iki ayrı cipe bağlandı ve parçalanarak öldürüldü. Bazılarının cesetleri sokaklarda sürüklendikten sonra, üzerlerinden  kamyon ve traktör geçirildi. Bu katliam devam ederken, birçok işyeri ve ev yağma edildi.

Kerkük katliamı, Irak içinde ve dışında büyük tepki ile karşılandı. Katliam haberi Irak’ta şok etkisi yapmıştı. Soykırım haberleri dış basın ve radyolarla birlikte Türk basınında da geniş şekilde yer aldı. Dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu Irak’ın Ankara Büyükelçisi’ni çağırarak, Türkmenler için güvence istedi. Bu arada, Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Ankara’ya gelerek olaylar hakkında bilgi verdi ve Türkiye’nin istekleriyle birlikte Başbakan Adnan Menderes’in bir mesajını Kasım’a iletti.

Kerkük katliamının Irak’ta ve dünyada yarattığı tepki ve nefret karşısında General Kasım 28 Temmuz 1959 tarihinde basın toplantısı yaparak, Türkmenlere yapılan şiddeti kınayan bir konuşma yaptı ve olaylarla ilgili çekilmiş fotoğrafları basın mensuplarına gösterdi. Daha sonra olayların baş sorumlusu olarak gösterilen 2 nci Tümen Komutanı Davud al-Cenabi ile birlikte iki yüzü aşkın kişi tutuklandı. Askerî mahkemelerde yapılan yargılanmalar sonunda hapse mahkum edilenlerle birlikte, idama mahkum edilenler de oldu. Ancak, Kürtlerden çekinildiğinden Kasım’ın iktidarı döneminde idam cezaları infaz edilemedi.

Bağdat yönetimi katliam sorumlularının bir kısmını idama mahkum etmiş, bir kısmını hapis cezasına çarptırmış, diğer kalanını ise serbest bırakmıştı. Serbest kalanların olması Türkmenler arasında büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Zira, suçlu olduklarını bildikleri caniler, ellerini kollarını sallayarak, ortalıkta dolaşıyorlardı. Bir süre sonra bu katillerin teker teker öldürülmeye başlandığı görüldü. 40’a yakın katil öldürülmüştü.  

1960 yılına gelindiğinde Türkmenler açısından önemli bir olay gerçekleşti. Erbil, Telafer, Hanekin, Tuzhurmatu, Kifri, Altunköprü ve diğer Türkmen bölgelerindeki Türkmen öğretmenlerinin katılımıyla, 28-30 Ağustos 1960 tarihleri arasında ilk Eğitim Kongresi toplandı. Bu kongrede, Irak’taki Türkmenlerin eğitim ve kültür problemleri tespit edildi. Ayrıca yönetime sunulmak üzere beş maddelik tavsiye kararı alındı. Bu karar, genel olarak Türkçe eğitim yapılmasını, bunu gerçekleştirmek üzere kitapların basılmasını, üniversitelere Türkmen öğrenci kontenjan tanınmasını, Türkçe harflerle basımevi kurulmasını ve Türkçe dergi çıkarılmasını kapsıyordu.

Türkmenlerin kültürel haklarını elde etmek için yaptıkları çalışmalar çerçevesinde, 1960’lı yıllarda başka önemli olaylar da gerçekleşti. 7 Mayıs 1960 tarihinde Bağdat’ta Türkmen Kardaşlık Kulübü kurularak, faaliyete geçirildi. Daha sonra Türkmen Kardaşlık Ocağı adını alan bu klüp, sosyal ve kültürel faaliyetlerin gelişmesine büyük katkılarda bulundu.  Kardaşlık Ocağı, 23 Ocak 1961 tarihinde aylık bir derginin yayınlanması için izin aldı ve Kardaşlık Dergisi’nin ilk sayısı Türkçe-Arapça olarak Mayıs 1961’de yayınlandı.

Kerkük’te, Türkmenlere karşı 1961 yılında bir takım suikast hareketleri başladı ve 9 Ocak 1962 tarihinde öldürülen iki Türkmen gencinin cenazelerini almak isteyen halk polisle çatıştı ve olaydan sorumlu tuttukları kişilerin üzerine saldırdılar. Güvenlik güçleri olayları engellemekte zorlanıyordu. Sonuçta, olaylar esnasında bir kişi öldürüldü, on beş kişi ağır yaralandı. Bu hareketlerden sonra 120 Türkmen tutuklanarak sürgüne gönderildi.

1961-62 döneminde, Irak Yönetimince büyük tepkilerle karşılaşılan iki hata yapıldı. Bunlardan biri; yabancı petrol şirketlerinin denetimini arttırma girişimi, diğeri ise; Kuveyt’in, Irak’a ait olduğu şeklinde bir iddianın ortaya atılması idi. Bu iddia üzerine Kuveyt Kralı paniğe kapılarak, İngiltere ve Arap ülkelerinden askerî yardım istedi. İngiltere, Kuveyt’e askerî birlik gönderdi. Kasım, bir  çatışmayı göze alamadı ve büyük prestij kaybetti. Bu olay İngiltere’nin ve Arap ülkelerinin Kasım yönetimine karşı cephe almasına neden oldu. Bu ortamda, Arap Sosyalist BAAS  Partisi’yle  işbirliği yapan  bir grup subay Şubat 1963’de bir darbe gerçekleştirdiler. Bu darbe sırasında Kasım öldürüldü ve 1958’de Krallık dönemine beraberce son verdikleri Abdüsselam Arif Devlet Başkanlığına getirildi. Böylece Irak’ta Baasçılar dönemi başladı.

Irak’ta darbe ile Devlet başkanlığına Abdüsselam Arif, Başbakanlığa ise Albay Ahmet Hasan El-Bekr getirilmişti. Ancak yasama ve yürütme yetkileri Ulusal Devrim Komuta Konseyi’ne verilmişti. Bu dönemde Kerkük katliamı nedeniyle hakkında idam hükmü verilen 28 kişi, 23 Haziran 1963 tarihinde Kerkük’te idam edildi.  Böylece Türkmenler bu tarihten sonra, nispeten istikrarlı bir dönem yaşadılar. Ancak kültürel hakların elde edilmesi konusunda herhangi bir gelişme olmadı.

Bir süre sonra, darbe ile yönetime gelenler arasında bir takım görüş ayrılıkları ortaya çıkmaya başladı. Arif, ordunun desteğiyle Kasım 1963’de Baasçılar’ı tasfiye etti ve sivil  yönetime geçme hazırlıkları yaptı. Ancak Abdüsselam Arif, Nisan 1966’da meydana gelen bir helikopter kazasında hayatını kaybetti. Yerine kardeşi Abdurrahman Arif Devlet Başkanı oldu.

17 Temmuz 1968’de BAAS Partisi, Ahmet Hasan El-Bekr öncülüğünde bir darbe gerçekleştirerek tekrar yönetime geldi. El-Bekr Devlet Başkanlığına ve Başbakanlığa getirildi. Aynı zamanda Devrim Komuta Konseyi Başkanı olarak ülke yönetimine hâkim oldu. Bu darbede, BAAS  Partisi’nde yükselen Saddam Hüseyin, kuzeni olan Hasan El-Bekr sayesinde rejimin ikinci adamı oldu.

Vatandaşların, ülkeye hizmetlerini artırmanın, millî birliği koruma ve mücadele azmini derinleştirmenin, onların ancak meşru haklarına kavuşmaları ile sağlanacağını savunan 17 Temmuz Devrimi, Türkmen azınlığın yaşadığı bölgelerde, kültürel haklarını kullanmasını uygun görmüştür. Bundan dolayı ihtilal Komuta Konseyi 24 Ocak 1970 tarihli oturumunda :

  • İlkokullarda Türkmen dili okutturulmasını,
  • Bu dilde öğretim yapan bütün okullarda açıklama usullerinin Türkmen diliyle yapılmasına,
  • Türkmence öğretimi hususunda Terbiye ve Talim Bakanlığı’na bağlı bir müdürlüğün kurulmasına,
  • Türkmen edebiyatçı, şair ve yazarlarının, kendilerine mahsus bir birlik kurmalarına imkân verilmesine, eserlerini bastırabilmek için yardım edilmesine dil bakımından istidat ve kabiliyetlerini artırma fırsatı verilmesine ve bu birliğin Irak Edebiyatçılar Birliği’ne bağlanmasına,
  • Kültür ve Tanıtma Bakanlığı’na bağlı olarak, bir Türkmen Kültür Müdürlüğü kurulmasına,
  • Türkmence, haftalık bir gazete ve aylık bir dergi çıkartılmasına,
  • Kerkük televizyonundaki Türkmence yayınların artırılmasına karar verilmiştir.

Türkmenlerin kültürel hakları açısından büyük önem taşıyan bildirinin açıklanmasından sonra, Bağdat yönetimi Irak Türkmenlerinin eğitim kitaplarının ve yayınlarının Arap harfleri ile Türkmence olmasını şart koştu. 

Sonraları ise Türkmence eğitim yapacak ilkokulların, bildirilen sayıları çeşitli hile ve oyunlar sonucunda, giderek azaltıldı. Türk ana-babalar adına sözde dilekçeler hazırlanarak; ailelerin, çocukları için Arapça eğitimi tercih ettikleri havası yaratıldı. Kerkük şehir merkezinde Türkçe eğitim yapacak okulların sayıları belirtilmişken, sonraları 20 tanesinden vazgeçildi; Arapça eğitime dönüldü. Türkçe olan okul isimleri değiştirildi. Türkmen kökenli 15 öğretmen Kerkük’ten alınarak, güney vilayetlerine sürüldü. Latin harfleriyle eğitimi kabul etmeyen Bağdat yönetimi, Türkmen Kardaşlık Ocağı’nın yayın organı olan “Kardaşlık Dergisi”nin de Latin harfleriyle çıkan bölümüne yasak getirdi.

Irak’ta Türkmenlere tanınan hakların kısıtlanması ve Türk kültürünü yozlaştırma politikası Türkmenlerin öfkelenmesine neden oldu. Yönetimin bu haksız uygulamalarına karşılık, Türkmen halkı Kerkük’te üç günlük bir boykot ilan etti. Bağdat ve Musul’daki üniversite  ve yüksek okullarda öğrenim gören Türk öğrencileri de  derslere katılmayarak bu harekete destek verdiler. Irak yönetimine  tepkiler giderek artıyordu. Bu durum karşısında hükûmet güçleri, hareketi kırmak için çok ağır ve insanlık dışı uygulamalara başladılar. Kerkük’te öğretmen ve öğrencilerden oluşan elliye yakın kişi tutuklanıp; korkunç işkencelere tabi tutuldular. 

Boykot sona erdiğinde, Kerkük’teki tüm okul müdürlüklerine, İl Eğitim Müdürü’nün imzasıyla gizli bir genelge gönderildi. 1971’de yayınlanan bu genelgede ay sonunda yapılacak olan sınavlara, boykota katılan öğrencilerin alınmaması emrediliyordu. Bu yolla tepki veren öğrenciler bastırılmaya çalışıyordu. Bu uygulama kapsamında, Bağdat ve Musul Üniversitelerinde boykotu destekleyen öğrenciler de vardı.

1971 yılından sonra BAAS yönetimi, boykot olaylarını öne sürerek Türkmenlere daha ağır baskılar uygulama yoluna gitti. Yönetim, Devlet Bakanlarına talimat vererek Türkmen yatırımcılara kredi verilmesini yasakladı. Devlet idaresindeki şirketler Türkmen tüccar ve esnafına mal vermiyor, Türkmen personeli tasfiye yoluna gidiyorlardı. Öyle ki, 1972’ye gelindiğinde, Kerkük Petrol Şirketinde çalışan 10 bin personelden sadece 500’ü Türkmen’di.

Üniversite öğrenimini bitiren Türkmenler, Basra, Bağdat gibi Arapların yoğunlaştığı  bölgelere tayin ediliyordu. Türkmen bölgelerindeki memuriyetlere ise, Arap ve Kürt kökenli olanlar atanmaktaydı.

Lise mezunu olan öğrencilerin, lise bitirme sınavlarında aldıkları puanlara göre üniversitelere girmeleri kazanılmış bir hak iken; bu hak Türkmen öğrencilerin elinden alındı. Buna karşın, BAAS  Partisi’ne kayıtlı olan ve bu partiye bağlı bir öğrenci teşkilâtı olan Arap Öğrenci Birliği’ne üye olan öğrenciler puanlarına bakılmaksızın istedikleri bölümde öğrenime başlayabiliyorlardı.

BAAS yönetimi Türkmenlerin doğal vatandaşlık haklarını hiçe sayarak, insan hakları ihlâline devam etti. Türkmenlerin çoğunlukta oldukları bölgelerin etnik yapısını, aleyhlerine çevirmek için her yolu deniyor, buralardaki mahalli yönetimde Araplar görev yapıyordu. Köy halkının tamamı Türkmen olsa da durum aynıydı. Araplar, Türkmen bölgelerine yerleşmeleri için teşvik ediliyordu. Kerkük adına da tahammül edemeyen yönetim, 1976’da, bu tarihi Türkmen şehrinin adını “Millileştirme” anlamına gelen “al-Tamim” olarak değiştirdi.

Irak’ta Türkmenlere uygulanan bastırma çabaları, son haddine ulaşmıştı. Kerkük’te Türkmenleri azınlık durumuna getirmek için; buraya yerleşen her Arap vatandaşına 10 bin Irak Dinarı (o zamanki karşılığı 33 bin Amerikan Doları) bağışlanıyordu. Ayrıca taşınma giderlerine karşılık olarak da 5 bin Dinar (23.100 $) banka kredisiyle inşaat yapmaları veya arazi almaları için de 10 bin Dinar (33.000 $) veriliyordu. Türkmenleri yozlaştırmaya çalışmanın bir yolu da Arap erkeklerinin Türkmen kızlarıyla evlenmeleri için teşvik edilmesiydi. Bunlara  da 10 bin Dinar (33.000 $) bağış yapılıyordu. Araplara ayrıcalıklı haklar uygulanmaktayken; Türkmenlerin arsa satın almaları, inşaat yapmaları emniyetten izin almalarına bağlıydı. Türkmenler kendi aralarında alım-satım yapamazken, Araplara satışları söz konusu olunca, büyük kolaylıklar sağlanıyordu.

Tüm bu baskıların yanı sıra din konusunda da baskılar devam ediyordu. Türkmen yerleşim bölgelerindeki camilerde, din adamlarının Türkçe hutbe okumaları yasaklanmış; yasağa uymayan din adamları tutuklanarak işkenceye tabi tutulmuşlardı.

Saddam Hüseyin, 1968 yılında BAAS  Partisi’nin yapmış olduğu hükûmet darbesiyle Cumhurbaşkanı olan Tikrit’li kuzeni General Hasan El-Bekr sayesinde rejimin ikinci adamı olmuştu. Yine bu kişinin himayesinde güçlenerek, yavaş yavaş kuzenini bertaraf ederek, 1979 yılında yönetimi ele geçirdi. Saddam Hüseyin’in politikaları gereği, BAAS  rejiminin Türkmenler üzerindeki baskıları 1979’dan itibaren artmaya başladı. Türkmenlerin lideri durumundaki önemli şahsiyetler göz altına alınmaya, işkenceye tabi tutulmaya, hatta idam edilmeye başladı.

1980 sonbaharına gelindiğinde, İran’la Irak arasında 8 yıl sürecek olan bir savaş başladı. Irak, İran savaşı boyunca, zaten kötü durumda olan Türkmenlerin durumu ise iyice zorlaşmıştı. Irak’ta savaşın olumsuz etkileri öncelikle Türkmenlere yansımıştı. Saddam  tarafından cephelerde  kalkan olarak kullanılmış ve ön saflarda savaşmak zorunda bırakılmışlardı. Bu arada yıllardır süregelen baskı politikası da sürmekteydi. Irak Hükûmeti, Türkmen  aydınlarını tutukluyor, insanlık dışı  işkencelerle  öldürüyor veya idam ediyordu.  Bu dönemde çok sayıda, öğretmen, subay, mühendis, teknisyen, öğrenci, polis ve çiftçi suçsuz yere idam edildi. Baskılar özellikle Türkmen Şii kesiminde yoğunlaştırılmıştı.

Türkmenler yaşadıkları bölgelerden çeşitli bahaneler öne sürülerek çıkartılıyor, boşalan köylerin bir kısmı yakılıp yıkılıyor, bir kısmına ise Araplar yerleştiriliyordu. Tamamını Türkmen halkın oluşturduğu, Kerkük yakınlarındaki Bılava Köyü, askerî havaalanı yapılacağı söylenerek boşaltıldı.  Badava, Topzava, Kümbetler, Yayçı ve Tokmaklı köylerinde yaşayan Türkmenler, kendilerine hiçbir tazminat ödenmeksizin  topraklarından  sürülmüştü.  En acı olaylardan biri de,  nüfusunun tamamı Türkmenlerden oluşan Beşir’de yüze yakın Türkmen gencinin idam edilip, diğerlerinin ise, Ben-i Sılava’daki kamplara sürülmesiydi. Irak hükûmeti yeni bir otoban yapılacağını öne sürerek 2 bine yakın  evi yıktırmıştı. Milletlerarası  bir tren istasyonu  yapılacağı ilan edilerek Tisin mahallesinde, Türkmen mimari özeliğini taşıyan 500 tarihi ev yıktırılmıştı. Çok önceden mülk edinme hakları ellerinden alınmış olan Türkmenler, alım gücüne sahip olabilseler de yeni ev edinemiyorlardı.

Irak Hükûmeti tarafından Kasım 1985’de önce Kerkük’te, sonraları ise, Türkmenlerin yaşadığı diğer bölgelerde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Başlatılan geniş kapsamlı operasyonlarda, askerî güçler tarafından evler arandı. Çok sayıda Türkmen karşı çıktığı veya evinde silâh bulundurduğu gerekçesiyle  tutuklandı. BAAS  ajanları ve sivil emniyet görevlileri, Türkmen işadamlarına yönelik operasyonlar da gerçekleştirdi. İşadamları malları stoklamak ve Araplara satış yapmamakla suçlanıyor, işyerleriyse Araplar tarafından yağmalanıyordu. Gerçekte, Türkmen asıllı tüccar ve işadamlarına yöneltilen stokçuluk suçlamasının asılsız olduğunu hükûmet de bilmekteydi. Çünkü; Türkmen tüccarlara mal verilmiyor, malların dağıtımını da hükûmet bizzat yapıyordu.

Saddam Hüseyin 1987 yılında, bir sayım yapma kararı adı. Lakin, Türkmenlerin kendi kimliklerini kullanmasına imkân vermeyen bir form hazırlanmıştı. 1988 yılına gelindiğinde de Türkmenlere uygulanmakta olan baskılar, artan boyutlarda sürmekteydi. Musul bölgesindeki Türk ilçesi olan Telafer’de birçok Türkmen aydını idam edilmişti. BAAS  yönetiminin uyguladığı zulmün en bariz kanıtı ise; infaz edilenler arasında tek kadın olan Hatice Muhsin Al-i Vahap’ın hamile olmasına rağmen idam edilmesiydi. Saddam Hüseyin 1989 ve 1990 yıllarında da Türkmenlere ağır baskı ve işkencelere devam etti.  Masum insanlar, asılsız gerekçelerle evlerinden, işyerlerinden alınıyordu. Bir kısmı işkencelere dayanamayarak can veriyor, diğerleri ise idam ediliyordu.

Ülkede başlayan iç isyanları bastırmak isteyen Irak Hükûmeti, Körfez savaşında imha olmaktan kurtarabildiği kuvvetlerini, yeniden teşkilâtlandırarak, önce güneye yöneldi. Güneydeki Şii ayaklandırmasını bastırmayı müteakip, Irak kuvvetleri, kuzeye Kürtlere yöneldi.

Saddam’ın Kuveyt’i işgal emir vermesiyle başlayıp, Irak ordusunun teslim olmasıyla biten Birinci Körfez savaşı sonrasında, Kuzey’de Kürtler, Güney’de Şiiler, Irak Yönetimine karşı bir ayaklanma başlattılar. Önce güneydeki isyanı bastıran Irak Hükûmetinin Kürtleri bastırması için yolladığı askerî güçler 26 Mart’ta önce Türkmenlerin yaşadığı ilçelerden, Tuzhurmatu’ya daha sonra Tazehurmatu’ya ulaşarak buralarda bir çok masum Türkmen’i katlettiler.

Aynı gün (26 Mart) Saddam’ın askerî güçleri Kerkük’ü top ateşine tuttu, sivil halkı rast gele öldürmeye başladı. Kentin varoşlarında yaşayan halk ise daha da çaresiz savunmasız durumdaydı. Bağdat’tan gelen Cumhuriyet Muhafız Birlikleri’nin vahşeti Türkmenleri topraklarını terk edip, kuzeye doğru kaçmak zorunda bırakıyordu. Ordunun bir kısmı kentteki Türkmenleri katletmeyi sürdürürken; diğer kısmı ise, Altunköprü ve Erbil’e doğru kaçmaya çalışan Türkmenleri izliyordu. Karadan ve zaman zaman helikopterlerin katılımıyla havadan da süren bu takip Türkmenleri oldukça zor bir durumda bırakmış; bir çok masum insan bu yollarda can vermiştir.

Irak Ordusunun bir diğer kolu, 28 Mart 1991’de Kerkük’ün 44 Km. kuzey batısında, Erbil’in ise 50 Km. uzağında bir Türkmen bucağı olan Altunköprü’ye ulaştı ve dışarıda gördükleri herkese ateş açıp evleri bastılar ve âdeta taş üstünde taş bırakmadılar. Rasgele evlerde buldukları erkekleri, çocuk, genç ve yaşlı demeden toplayıp götürmüşlerdi. Katledilen Türkmenlerin yakınları ise bu katliamın haberini haftalar sonra alabilmişlerdi.

Daha sonra, Altunköprü’ye yakın Dibis kazası civarında, Kayabaşı olarak anılan yerde açılmış bir çukurda üst üste yığılmış ve çürümüş cesetler bulunmuştu. Aileleri yakınlarının cesetlerini ancak giysilerinden teşhis edebilmişlerdi. Irak hükûmeti bu katliama gerekçe olarak, ayaklanmalarını gösteriyordu. Oysa öldürülen bu Türkmenlerin arasında Kerkük’ten kaçarak Altunköprü’deki akrabalarının yanına sığınmış olanlar, 15-17 yaşlarındaki gençler ve 60 yaşını aşmış olan yaşlılar da vardı. Irak rejimi, Türkmenlere reva gördüğü bu zulüm yetmiyormuş gibi, olayı da üstlenmemiş ve maktulleri de asi olarak adlandırmıştı.

Öldürülenlerin aileleri yetkili makamlara başvurduklarında ise ilginç bir teklifle karşılaşmışlardı. Yetkililer katledilen Türkmenlerin ailelerine, yakınlarının Kürtler tarafından öldürüldüklerine dair yazılı yemin verdikleri takdirde, onları şehit sayabileceklerini söylemişlerdi. Ailelerse, gözleri önünde öldürüldüklerini bildikleri yakınlarını, Kürtler öldürdü diyerek yemin etmeyi kabul etmediler. Böylece bulunan cesetlerin tümü Altunköprü’nün Selahi semtinde bir yere ve bir arada asker nezaretinde defnedildi. Buraya Altunköprü Şehitliği adı verildi

Irak’ın kuzeyine Bağdat hükûmetince düzenlenen harekât ve mülteci akınları nedeniyle; BMGK’nin  688 sayılı karar tasarısı kabul edildi. Müteakip siyasi gelişmeler sonucunda, Irak’ın kuzeyinde ABD kontrolünde bir güvenlik bölgesi oluşturuldu. Güvenlik bölgesinin güvenliği ABD liderliğindeki uluslararası bir güç olan Çekiç Güç tarafından sağlandı. Bu dönemden sonra Türkmenlerin sorunları ve etnik varlıklarını devam ettirme çabalarına yönelik Türkiye’nin ilgisi de yavaş yavaş kayboldu.  

FAYDALANILAN KAYNAKLAR

–     KÖPRÜLÜ, Ziyat, VIII. Yıldönümünde Altunköprü Katliamı, Türkmeneli’den Notlar, 1999

–     SAATÇİ, Suphi, Tarihi Gelişim İçinde Irak’ta Türk Varlığı,

–     KURUBAŞ, Erol, Yrd. Doç.Dr., Irak Kürt Hareketi: İç Çekişme-Dış Destek- Ayaklanma, Irak Krizi (2002-2003) kitabında yayımlanan makale 

–     KERKÜK, İzzettin, Kerkük Katliamının 4 Yıldönümü, 1963

–     KUL, Mehmet,  Kerkük Artık Yok, TÜRK Dünyası, 1996

 

Reklamlar
Bu yazı Devlet Terörü, Etnik Çatışmalar, Etnik Temizlik içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s