Şehirlerde Gerilla Savaşının İlk Uygulamaları

Che’nin ölümünden sonra gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki başkaldırı olaylarında tercih edilen strateji değişim gösterdi. 1968 yılından itibaren, devrimci hareketlerin ana mücadele alanı, kırsal kesimden iş bulmak için şehirlere akın eden insanların yerleştikleri ve bu şehirlerde mantar gibi çoğalan kenar mahalleler haline geldi.

Debray’in Güney Amerika ülkelerinde başarısızlığa uğrayan foco teorisi, silahlı devrimci hareketler tarafından yeniden şekillendirildi. Başarısızlığa sebep olan faktörler incelenerek, bu engellerin aşılması için çareler bulundu. Harekete silah ve para sağlayacak olan etkili bir dış desteğin olmamasına çare olarak, bu desteğin sınırları içinde yaşadıkları ve mücadele ettikleri devletten sağlayabileceklerini düşündüler. Kırsal kesimde anlaşamadıkları ve davalarını yeterince anlatamadıklarından dolayı desteğini alamadıkları halkın yerine, şehirlerdeki daha eğitimli ve politize olmuş, hem de çok daha kalabalık halkın kendilerine bu desteği sağlayabileceklerini tahmin ettiler.

Bunun yanında, silahlı propaganda taktiklerini kullanarak, şehir gerillasının asgari insan ve silah gücüyle daha güçlü ve kalabalık görünebileceğini düşündüler.  Hükümet birliklerinin şehir gerillalarına karşı yeni taktikler geliştirmesi zaman alacaktı, helikopterlerin nimetlerinden faydalanamayacaklardı ve napalm gibi bombaları şehirlerde kullanamayacaklardı.

Kalabalık ve birbirlerine yabancı insanların yaşadığı büyük şehirler, gerillaların farkına varılmadan rahatça hareket etmelerine imkân sağlıyordu. Gerillalar, kırsal kesimde sahip olmadıkları bir şekilde istedikleri yer ve zamanda ortaya çıkıp, düzensiz yapılaşmış kenar mahallelerde kolayca izlerini kaybettirebiliyorlardı. Gerillaların peşindeki güvenlik kuvvetleri bu bölgelere girdiklerinde, kendilerini birbirlerinden ayrı düşmüş, komuta yapısı bozulmuş, hatta  ya pusuya düşmüş veya bozguna uğramış halde buluyorlardı. En önemlisi, güvenlik kuvvetleri gerillalara topçu ve hava kuvveti desteğini kullanamayacak kadar yakın mesafede hareket etmek zorunda kalıyordu.

Şehirler gerillalara, kırsal kesimdekinden çok daha fazla hedef seçebilme imkanı da tanıyordu.  Şehirlerde, soygun yapabilecek bir çok banka, saldıracak bir çok polis karakolu, işgal edecek bir çok TV ve radyo istasyonu vardı. Şehir merkezi, eylemlerle ilgili haberlerin hemen dış dünyaya duyurulabileceği medya kaynaklarına sahipti. Şehirler, gerillaların para, eleman ve yiyecek ihtiyaçlarını kolaylıkla karşılayabilecekleri, içinde gizlenebilecekleri, adam kaçırıp, fidye isteyebilecekleri, propaganda yapabilecekleri ve hükümet güçlerinin etkisinden korunabilecekleri insan kitleleri ile doluydu.

Güney Amerika’da 1968 yılından 1976’ya kadar, Arjantin’de Montonerolar, Uruguay’da Tupamarolar, Brazilya’da Carlos Marighella liderliğindeki ALN (Ulusal Kurtuluş Hareketi) gibi örgütler başta olmak üzere,  bir çok devrimci örgüt Debris’in Öncü Kadro teorisini şehirlerde uygulamaya çalıştı. Bu örgütler, milli hükümetleri devirmeyi ve emperyalizmin vasıtası olan yabancı sermayeyi şiddet ve provakasyon yöntemleriyle ülkelerinden çıkarmaya çalıştılar. Eylemleri, toplumdaki etnik ve dini grupların desteğine tabi değildi ama kendilerini sınıf çatışmasının silahı olarak görüyorlardı.

Yukarıda bahsedilen üç örgüt de, faaliyetlerine başladıkları ilk zamanlarda bir dereceye kadar başarılı oldular, ancak her üç ülke yönetiminin karşı tedbirleri ile kısa sürede etkilerini kaybettiler.

Arjantin’de, banka soygunu ve adam kaçırma eylemleri ile başlayıp, bölük ve tabur çapındaki gerilla birlikleriyle askeri üslere saldırılar düzenleyebilme kabiliyetine ulaşan Montenerolar, 1976 yılında Ordu’nun yönetime el koymasına sebep oldular. Darbe yönetimi, aşır sert bir yönetim tarzıyla, sadece Monteneroları değil, yönetime karşı en küçük eleştiri yapan binlerce kişinin yok edildiği bir “Kirli Savaş”  uyguladı.

Brezilya’da, mevcut askeri dikta, şehir gerillalarının eylemlerinden en küçük bir zarar görmemesinin yanısıra, sokakları askeri birliklerle doldurdu, toplu tutuklamalar ve işkencelerle halkı baskı altına aldı, polislerin, askerlerin ve toprak sahiplerinin oluşturduğu ölüm mangalarını pasif olarak destekledi.

Uruguay, Tupamarolardan önce Güney Amerika’nın en liberal ve demokratik ülkesiydi. Ülkede başgösteren ekonomik sorunlar hükümeti zayıflattı ve toplumun sosyal dokusunu Tupamaroların istismar edebileceği şekilde bozdu. Başlangıçta bir dereceye kadar halk desteği almasına ve deneyimsiz güvenlik güçleri önünde taktik başarılar elde etse de, halkın şiddetten bıkması nedeniyle başarı şansı giderek azaldı.  1972 yılında meydana gelen bir askeri darbe sadece Tupamaroları bastırmakla kalmadı, aynı zamanda Uruguay demokrasisini temelinden çökertti.

Her üç gerilla örgütü de yoğun şiddet eylemlerini içeren terörist taktiklerini yoğun bir şekilde kullanmaları ve bu nedenle gizli kalmak zorunda olmaları nedeniyle, toplumun sadece kısıtlı bir kesiminden destek alabildiler. Montonerolar, bazı sendikalardan destek alabilmiş olsalar da, hükümet güçleri sendikaları da ortadan kaldırınca bu desteği de kaybettiler.

1972 yılında Tupamarolar, bir sol partiyle bağlantı oluşturdular ama ilk seçimlerde sadece %5 oy alabildiler. İstedikleri ortamı bulamayan bu örgütlerin elinde tek bir çare kalıyordu ve bu da, ülkedeki durumu halk için çekilmez hale getirerek, halkı bu durumu düzeltemeyen hükümetlere karşı ayaklanmaya kışkırtmaktı. Örgütlerin halk ayaklanması planları asla gerçekleşmedi.

Her üç örnekte de, gerillalar şiddetin sınırlarını oldukça aştılar ve hükümetleri, şiddet olaylarını ve silahlı örgütleri sona erdirmek için en sert tedbirleri almaları için adeta teşvik ettiler. Bu sonuç, halkı, kamu düzenini sağlayabilecek tek kuruluşun devlet olduğunu kabul etmesini sağladı.

Şehirlerde sürdürülen şiddet olayları ile hükümet devirme girişimlerinin hiç birisi başarıya ulaşamadı. Bu tür hareketlerden elde edilen sonuçlardan en yaygın olanı, devrimcilerin hapse atılması ve ülkede o zamana kadar ulaşılan demokrasinin kaybedilmesi oldu.

Küba lideri Castro’nun desteğine rağmen, Che ve arkadaşlarının Öncü Kadro teorisine uygun olarak icra ettiği kır gerillası harekatının başarısız olmasına benzer bir şekilde, Latin Amerika’daki şehir gerillaları da başarısız oldu.  Uyguladıkları aşırı şiddet içeren taktikleri nedeniyle, şehir gerillaları mücadele maksatları ve hedefleri ne olursa olsun, her geçen gün daha çok terörist olarak kabul edildiler.

Müteakip dönemde, şehir gerillarının eylemleri  Dünya’nın bir çok yerinde, çok çeşitli idealler peşinde koşan terörist örgütler tarafından uygulanmaya başlandı.  Bunların arasında, Quebec’in bağımsızlığı için savaşan Fransız-Kanadalı örgüt olan FLQ, ABD’deki Kara Güç (Black Power),  İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) gibi örgütler vardı.

Şehir gerillasının bir diğer türü de Troçkist örgütlerdi. Bu örgütlere, modern dünyanın zengin ve liberal ekonomileri olan devletlerde rastlanmıştır. Uzun yıllar boyunca refah içinde yaşayan ancak yapısal değişimleri başaramayan zengin ülkeler, yerel terörist örgütlerin hedefi haline gelmişlerdir.  İtalya’nın Kızıl Tugayları, Almanya’nın Kızıl Ordu Fraksiyonu (Baader Meinhoff), İngiltere’nin Kızgın Tugayları, Japon Kızıl Ordusu bunlara örnektir.

Bu örgütlerin hedefi, sadece mevcut hükümeti yıkmak değil, faşist olarak tanımladıkları hükümetleri topluma karşı kışkırtarak sosyal dokunun bozulmasını ve ülkede geniş çaplı bir halk ayaklanmasının başlamasını sağlamaktı. Bu örgütlerin militan sayısı çok azdı ve genellikle toplumun üst ve orta tabakasından ve eğitimli gençlerden seçiliyordu. Halktan aldıkları maddi veya manevi bir destek yoktu ve esasında bu yolda bir çabaları da yoktu.  Yegane idealleri, mevcut ekonomik ve sosyal düzeni yıkmaktı, ancak sonrası için bir planları da yoktu.

Bu grupların her hangi bir konuda başarılı olmaları söz konusu olmasa da, modern dünyanın nimetlerinden faydalanarak irtibata geçtikleri diğer terörist gruplarla kurdukları işbirliği ve yardımlaşma ortamı, 1970’li yıllardan itibaren yeni bir terör kavramını, uluslararası terörizmi gündeme getirdi.

Bu iş birliğinin ilk aşaması lojistik destek konusundaydı. Örnek olarak, Baader-Meinhof ve Japon Kızıl Tugayların militanları, temel askeri eğitimlerini Ürdün ve Lübnan’daki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi kamplarında aldılar. İtalyan Kızıl Tugayları tarafından çalınan silahlar, daha sonra Alman Kızıl Ordu Fraksiyonunun hücre evlerinde bulundu.

Diğer bir işbirliği konusu ise, örgütlerin birbirleri adına dünyanın herhangi bir yerinde eylem yapmasıydı. Belki de bu konudaki en belirgin örnek, 1972 yılında İsrail’in Lod Havalimanında gerçekleşen saldırıydı. FHKÖ kamplarında eğitim gören Japon Kızıl Ordusu militanları, Roma’ya giderek, Çek yapısı silahlar ve Sovyet yapısı el bombaları edindiler. Daha sonra, uçakla İsrail’e geldiler ve 29 kişiyi öldürdüler. İtalyan başbakanı Aldo Moro’nun öldürülmesi olayında, bir militanın Alman Kızıl Ordu fraksiyonu tarafından İtalyan Kızıl Tugaylarına verildiği söylenmektedir.

Bu ve benzer örgütlerin belirli bir süre hayatta kalmalarının en önemli nedeni, bu örgütlerin bazı ülkeler tarafından himaye edilmesi, silah, eğitim, para, planlama gibi çeşitli imkanların sağlanmış olmasıdır. Örnek olarak, Irak, Libya, Suriye, K.Kore, Küba ve SSCB’nin bu örgütlere destek veren ülkeler arasında olduğu bilinmektedir.

 

Reklamlar
Bu yazı Gerilla ve Karşı Gerilla Savaşı, Şehir Gerillası içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s