Lübnan’da İntihar Saldırıları

Orta doğunun en küçük ve etnik-dinî açıdan en karmaşık ülkesi olan Lübnan, modern çağdaki intihar saldırılarının ilham kaynağı durumundadır. 

Bağımsızlığını kazandıktan kısa bir süre sonra başlayan iç huzursuzlukların, 1975 yılında iç savaşa dönüşmesi ve devamında Lübnan’da ABD-Fransız ağırlıklı barış gücü konuşlandırılması, İsrail ve Suriye birliklerinin işgalleri, Filistinli gerillaların eylemleri ülkede işgallere karşı direnen, kendine ülke yaratmaya çalışan ve dış güçlerin emellerine hizmet eden bir çok silahlı örgütü birbirleriyle karşı karşıya getirmiştir.

Lübnan’da iç savaş tüm şiddeti ile devam ederken İsrail Haziran 1982’de, FKÖ kaynaklı saldırıların devam etmesi ve Londra’daki İsrail Büyükelçisine suikast düzenlenmesi üzerine bu sefer 120.000 kişilik bir orduyla, “Galile İçin Barış Harekâtı” adı altında Güney Lübnan’ın 40 km. kadar derinliğindeki bölgeyi işgal etti. İsrail Meclisinin sınırlı bir zaman ve mekân için verdiği yetki, daha sonra genişletilerek Beyrut’a doğru ileri harekâta devam edildi. Falanjistlerin Lideri Beşir Cemayel’den aldıkları tavsiyeler ve yardımlarla plânlanan harekâtın maksadı, “FKÖ’yü Lübnan’dan tamamen çıkarmak, Suriye birliklerinin geri çekilmesini sağlamak, Lübnan’da İsrail’in barış anlaşması imzalayabileceği bir yönetim oluşturmak ve Lübnan Ordusunu ülke güvenliğini sağlayabilecek düzeye getirecek tedbirleri almak” olarak belirlenmişti.

FKÖ ve Suriye birlikleri ile savaşan İsrail birlikleri, Hıristiyan Falanjistlerin de fiilî yardımı ile birkaç haftada Beyrut’un güneyine kadar olan Lübnan’ın yarısını ele geçirdi, Filistinlileri Güney Lübnan’dan kuzeye doğru sürdü, Suriye birliklerine ağır zayiat verdirdi ve Beyrut’u kuşatarak FKÖ mevzilerini ağır bombardıman ateşi ile baskı altına aldı.

İsrail’in işgaline her fırsatta ya FKÖ’den ya da İsrail’in misillemelerinden zarar gören Güneydeki Şiiler, FKÖ’nün bölgedeki varlığına son verileceği ve İsrail’in işgaliyle bölgeye huzur geleceği umuduyla olumlu tepki vererek İsrail askerlerini çiçeklerle karşıladılar. Zamanın önde gelen Şii örgütü olan AMAL, militanlarına İsrail birlikleri ile savaşmamaları ve gerektiğinde silahlarını teslim etmeleri yönünde talimat vererek İsrail’e pasif destek verdi.

Bu arada, İran’daki yeni rejimin lideri Humeyni, elit askerleri olan Devrim Muhafızlarından 1000 kadar askerini Lübnan’daki Şiilerin İsrail birliklerini ülkeden çıkarmasına yardım etmesi için Hizbullah’ın yardımına gönderdi. İranlı askerler, Bekaa Vadisindeki eğitim kamplarında Hizbullah militanlarına askerî ve dinî eğitim vermeye başladılar.

ABD’nin çatışmaların sona erdirilmesi için bölgeye gönderdiği özel temsilci, Ağustos ayında taraflar arasında bir anlaşmaya varılmasını sağladı. Lübnan yönetiminin ve FKÖ’nün talebiyle, bölgeye ABD, Fransız ve İtalyan birliklerinden oluşan bir barışı koruma kuvveti konuşlandırıldı. Barış gücü, binlerce Filistinli gerillanın, mültecinin ve FKÖ karargâhının Suriye ve Tunus’a nakledilmesini sağladı. Ancak, 10.000’den fazla Filistinli gerilla Lübnan’daki Bekaa Vadisinde ve Tripoli kenti çevresinde kalmıştı. Anlaşma ile belirlenen görevlerini tamamlayan Barış gücü, kısa bir süre sonra geri çekildi. ABD ordusundan bir grup eğitici subay ise Lübnan Ordusunu eğitmek üzere ülkede kalmaya devam ettiler. Galile savaşı, Kızılhaç açıklamalarına göre yaklaşık 18.000 Lübnanlı sivilin ölümüne ve 30.000’den fazlasının da yaralanmasına neden oldu.

Ortam yatışmış zannedilirken, 14 Eylül 1982’de Lübnan Devlet Başkanlığına yeni seçilmiş olan ve İsrail’in Galile Harekâtındaki danışmanı Beşir Cemayel bir suikast sonucu öldürüldü. Beşir Cemayel’in Galile Savaşında İsrail’e verdiği destek nedeniyle Suriye istihbaratı tarafından öldürüldüğü anlaşılmasına rağmen Falanjistler bu olaydan FKÖ’yü sorumlu tuttular. Ne de olsa, FKÖ ile Suriye müttefiklerdi ve Falanjistlerin gözünde bir farkları yoktu.

16 Eylül 1982’de, İsrail birlikleri Beyrut’un hemen yanındaki Şabra ve Şatila’daki Filistin mülteci kamplarını kuşatma altına aldı ve Falanjistler Beşir Cemayel’in intikamını almak üzere kamplara girdi. İddialara göre 2000’den fazla Filistinli, 38 saat süren bir operasyonla öldürüldü, doğrandı, işkenceye veya tecavüze uğradı. İsrail birlikleri, Şatilla kampına 200 m. mesafedeki yedi katlı bir binanın üzerinden kendilerine emir-komuta eden Ariel Şaron’un yönetiminde gece süresince kampları aydınlatma teçhizatıyla aydınlatarak, giriş çıkışları kontrol ederek Falanjistlere tam destek verdi.

Bu katliam, İsrail’e, onun desteklediği Falanjistlere ve doğal olarak Marunilerin geneline yönelik nefreti en üst seviyeye çıkardı. Şiiler, başlangıçta İsrail’e verdikleri desteği tamamen çektiler ve İsrail’i baş düşman olarak ilân ettiler. Hizbullah, bu olaydan sonra “İsrail işgalini sona erdirmek ve Lübnan’da Şiilik temeline dayanan bir İslâm devleti kurmak” şeklinde açıklanan programı ile kuruluşunu ilân etti.

Olayın vahameti karşısında ABD, İsrail birliklerinin derhal bölgeden çekilmesini talep ederek, yeni bir barış gücü birliğinin konuşlandırılması için çağrı yaptı. Son çekilmeden bir ay sonra, Eylül 1982’de, ABD, Fransız ve İtalyan birlikleri Beyrut havalimanının yanında konuşlandırıldı. Bir süre sonra küçük bir İngiliz birliği de çokuluslu güce katıldı.

Çokuluslu Güç, bir emir-komuta altında teşkilatlanmamıştı ve sorumluluk bölgeleri pazarlıkla belirlenmişti. Tamamen bayrak gösterme, karşılıklı işbirliği ve anlayışa dayanan bir sistem içerisinde görev yapıyordu. Kabul edilen resmî bir “mandate ” yoktu ve görevi “Lübnan hükümeti ile halkına destek vermek; İsrail, Suriye ve FKÖ güçlerinin ülkeden tahliye edilmesine nezaret etmek” olarak belirlenmişti. Birliklerin konuş yerleri de muharip görevlerin ifasından ziyade, barışı koruma görevlerine uygun olarak, savaşan tarafların arasında “tampon bölge” oluşturacak şekilde seçilmişti.

Fakat, işgâl güçlerinin Lübnan’ı terk etmesi geciktikçe Çokuluslu Güce yönelik saldırılar başladı ve gücün görevi “ABD donanmasının desteğinde Lübnan Ordusunun korunması ve Hükümeti Dürzîlerin ve Şiilerin saldırılarından korumak” şekline dönüştü. Birliklerin konuş yerlerinden ötürü de Çokuluslu Güç, Amerikalıların tabiriyle, “oturan ördek” durumuna düştü. Başlangıçtan itibaren Lübnan Millî Hareketi’nin gözünde Çokuluslu Güç yeni bir işgal kuvvetinden başka bir şey değildi. Çokulusu Gücün hükümete, diğer bir ifade ile Hıristiyan Falanjistlere destek olarak Beyrut’ta konuşlandırıldığına dair Şiiler arasında yaygın bir kanı mevcuttu.

ABD Lübnan’a, Suriye ve SSCB’nin Ortadoğu’da yayılmasını engellemek, ülkede istikrarı sağlayarak Arap ülkeleri nezdinde güvenilirliğini artırmak, Lübnan’daki iç savaşın muhtemel bir Arap-İsrail savaşına dönüşmesini engellemek gibi politikalarla müdahil olmuştu. ABD, Lübnan’ın meşru hükümetini ülkede gerekli reformların yapılmasını empoze ederek desteklemenin savaşan taraflar arasında uzun süreli bir anlaşmanın sağlanmasının tek yolu olarak görüyordu. Ayrıca, Lübnan’daki tüm yabancı askerî birliklerin çekilmesini ve İsrail -Lübnan sınırının etkin bir şekilde korunmasını ve Lübnan Ordusunun modernize edilerek güçlendirilmesini şart koşuyordu.

Şiilere göre, Galile harekâtı Müslümanlara yönelik bir saldırıydı ve İsrail bunu ABD’nin izni olmadan yapamazdı, dolayısıyla Galile harekâtını İsrail’in ABD desteğinde kendi ülkelerine yaptıkları bir saldırı olarak kabul ediyorlardı. Üstelik, ABD FKÖ’nün Lübnan’ı terk ederken geride bıraktığı mültecilerin emniyetinin sağlanacağına dair garanti vermesine rağmen Sabra ve Şatilla katliamlarının meydana gelmesi, ABD’nin bu konuda da FKÖ tarafından suçlanmasına sebep oldu. ABD’li subayların Hıristiyanların kontrolündeki orduyu eğitmeleri de ABD’nin Hıristiyan toplumunun yanında olduğu izlenimini iyice güçlendirdi.

Soğuk savaş döneminin iki süper gücünden biri olan ABD, Lübnan hükümetinin zaman zaman yaptığı çağrılara olumlu cevap vererek ülkeye asker göndermiş ve kısa süreli kuvvet gösterileri ile silahlı çatışmaya ihtiyaç duyulmadan ülkede düzenin sağlanmasına yardım etmişti. Lübnan anayasasının gereği Hıristiyanlardan seçilen Devlet Başkanına ABD tarafından sağlanan bu destek, yakın müttefiki İsrail’in Lübnan yönetimi ile olan iyi ilişkileri ve bazı taktik hatalarla İsrail’in desteklediği Falanjistlerin yararına silahlı güç kullanması Müslümanların ABD’yi “karşı tarafta” kabul etmesine sebep oldu.

İran İslâm Devriminden sonra Humeyni tarafından ABD’nin “büyük şeytan”, İsrail’in ise “küçük şeytan” olarak isimlendirilmesi ve bunların İslâm dininin baş düşmanları olarak ilân edilmesi de Lübnanlı Şiiler tarafından ABD hakkındaki temel düşüncelerin oluşmasında rehberlik etti.

Fransa ise, sömürge döneminin sonunda, Lübnan yönetiminde kendilerine hak ettikleri yeri vermeyen bir ülke idi. Ayrıca Fransa, Şiiler üzerinde tam bir kontrol sağlayan İran’ın Irak’la olan savaşında Irak’a silah satıyordu. Üstelik, FKÖ’nün eğitim desteği aldığı Cezayir’de Fransa’nın sebep olduğu soykırım uygulamaları henüz hafızalardan silinmemişti. Sonuçta Hizbullah, İsrail’in yanı sıra, ABD’yi ve Fransa’yı hedef listesine dahil etti.

Hizbullah, ne İsrail’in devasa askerî gücüyle baş edebilecek silahlara ve insan gücüne, ne de 1948’den beri Araplarla girdiği her savaşı kazanan İsrail ordusuna karşı koyacak cesarete sahip değildi. Bu noktada Şiiler davayı kazanmak için önce kendi içlerindeki korkuyu yenerek “ölümü göze almayı” tartışmaya başladılar. İran’ın Pastar askerleri de Bekaa Vadisindeki eğitim kamplarında aynı duyguları işliyorlardı ve İran-Irak savaşındaki intihar birliklerinden aldıkları dersleri işleyerek intihar saldırısı taktiğini öğretiyorlardı. İran, Lübnan’da başlayan intihar saldırısı tekniğine de yabancı değildi. İran-Irak savaşının daha başında Beyrut’taki Irak Büyükelçiliği, bomba yüklü bir aracın binanın kapısından içeri girerek patlamasıyla yerle bir olmuştu ve en az 30 kişi ölmüş, 120’den fazla insan ise yaralanmıştı. Saldırının Irak Kürtleri tarafından üstlenilmesine rağmen başta Irak olmak üzere tüm dünya, olaydan İran’ı sorumlu tutmuştu. Bu saldırı, modern çağın ilk intihar saldırısı olarak kabul edilmektedir.

Ancak, İran’ın zengin insan kaynaklarıyla Irak’a yaptığı saldırılar Lübnan gerçeklerine uymuyordu. İran, Irak mevzilerine bir seferde Hizbullah’ın toplam militan sayısı kadar intihar komandosu gönderiyordu. İntihar saldırısı Lübnan gerçeklerine uygun hale getirildi ve daha kontrollü olarak daha belirgin hedeflerde maksimum tahribat yaratacak şekilde yeniden düzenlendi.

Fakat, Şiilerin intiharın dinen caiz olup olmadığı hakkında şüpheleri vardı. Kur’an, intihar etmeyi yasaklıyordu ama bir İslâmî örgüt, militanlarını intihar etmeye motive ediyordu. Bu belirsizlik, Hizbullah’ın lideri Muhammet Hüseyin Fadlallah’ın “Müslümanların kendilerinden çok daha güçlü bir düşmana karşı mücadelenin konvansiyonel yöntemlerle sürdürülmesine imkân bulunmadığında, düşman üzerinde aynı zamanda politik etki yaratacak şekilde kendini feda etmelerinin cihad için bir yöntem olabileceğini” açıklamasıyla sona erdi. Ayrıca, düşmana elinde silahla veya bomba ile saldırmanın arasında bir fark olmadığını vurgulayarak, harp alanında dövüşerek 1o kişiyi öldürüp sonunda ölmekle, ölürken 10 düşmanı da beraberinde öldürmenin aynı değerde olacağına dair telkinlerde bulundu.

Bir süre sonra da intihar saldırıları gerçekleşmeye başladı. İlk saldırı, 11 Kasım 1982’de, Güney Lübnan’daki Tyre kentinde konuşlu İsrail askerlerinin kullandığı 8 katlı bir karargâh binasına yapıldı. Patlamanın şiddetinden enkaz haline gelen binada 84 İsrail askeri ve 14 sivil hayatını kaybetti. İsrail ordusu, olayın tüp gaz patlaması olduğunu açıkladı. Bu tarihten 2.5 yıl sonra İslami Direniş Örgütü, patlamanın kendileri tarafından düzenlenen bir intihar saldırısı olduğunu ilan etti ve saldırıda yer alan militanın kimliğini açıkladı.

18 Nisan 1983 tarihinde ise, Beyrut’taki ABD elçilik binasına yönelik birinci intihar saldırısı düzenlendi. Saldırı, bomba yüklü bir kamyonun elçilik binasına çarparak patlamasıyla meydana geldi ve patlama nedeniyle 17’si Amerikalı toplam 60 kişi hayatını kaybetti. Saldırıyı İslâmî Cihad örgütü üstlendi. İslâmî Cihad’ın yanı sıra, Arap Sosyalist Birliği ile Sabra ve Şatilla Şehitleri İntikam Örgütü isimli iki örgüt daha saldırıyı üstlendi.

Bu saldırıda başta CIA bölge şefi olmak üzere, bir çok ajanlarını kaybetmeleri ABD’nin istihbarat faaliyetlerinin tamamen durmasına sebep oldu. Bu ajanlarla birlikte bölgedeki tüm haber elemanları, haber arşivleri ve bölgeye ait bilgi ve değerlendirmeler de yok oldu. İran Büyükelçiliğinin telefon ve mesaj trafiğinin ABD istihbarat birimlerince sürekli dinlendiği ve saldırı öncesinde İran Hükümetince Amerikalılara yönelik bir eylem için Beyrut’a 25.000 USD gönderildiğinin tespit edildiği, ancak eylemin yeri, zamanı ve hedefi hakkında bir bilgi edinilemediği haberi basına sızdı ve bu haber ABD medyasında yayınlandı. Bunun duyulması ile İran’ın diplomatik haberleşmeleri tamamen durdu ve çok önemli bir istihbarat kaynağı da kurutulmuş oldu. Beyrut’un Müslüman bölgesinde bulunan elçilik binası saldırıdan sonra Beyrut’un Hıristiyan bölgesindeki İngiliz Büyükelçiliğinin yanına taşındı.

17 Mayıs 1983’de ABD’nin öncülüğünde İsrail ile Lübnan arasında İsrail’in Suriye ile eş zamanlı olarak Lübnan’dan çekilmesini, Güney Lübnan Ordusunun (SLA) Lübnan Ordusuna entegre edilerek Lübnan-İsrail sınırını korumasını ve her iki ülke arasındaki savaş durumunun sona ermesini kapsayan bir anlaşma imzalandı. Suriye, görüşmelerde yer almadığından anlaşmayı kabul etmediğini, kendisine müzahir Durzilerin, Şiilerin Amal örgütünün, bazı Sünni grupların ve bazı Hıristiyanların ve solcuların yer aldığı Millî Kurtuluş Cephesinin kurulduğunu ilân etti.

Eylül ayında, Hıristiyanlarla Dürziler arasında başlayan çatışmalarda, Lübnan askerleri iki ateş arasında kaldılar ve başkanlık sarayının yakınlarında sıkıştılar. Lübnan hükümeti, ABD’den acil yardım çağrısında bulununca Beyrut’a 2000 ABD deniz piyadesi daha gönderildi. Lübnan açıklarında demirleyen ABD’nin 6’ncı filosu, hükümet birliklerine yardım maksadıyla Dürzilerin, Suriye askerlerinin ve FKÖ militanlarının mevzilerini bombalamaya başladı.

16 Ekim 1983 tarihinde, Aşure gösterileri için toplanan 50.000 Şii’nin Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmesinin yıldönümünün 40’ıncı yas günündeki ayin sırasında İsrail askerlerinin davranışı çatışmalara yeni bir boyut kattı. Ayin devam ederken, İsrail askerî konvoyu ısrarla kalabalığın içinden ters istikamette geçmeye çalıştı. Zaten, Kerbelâ’da kendinden çok üstün zalimler ordusuna karşı savaşarak hayatını feda edenlerin anısına orada bulunan Şiiler, zalimleri karşılarında hazır bulmuşlardı ve İsrail askerlerinin üzerine olanca güçleriyle saldırdılar. İsrail askerleri, kalabalığa ateş açarak iki Şii’yi öldürdü, 15’ini yaraladı. Lübnan Şii Yüksek Konseyi, bütün Şiilerin İsrail işgaline karşı savaşmasına dair bir fetva yayımladı. Artık, Hizbullah’ın İsrail’le savaşı resmen ve şiddetle başlamıştı.

ABD gemilerinin bombardımanı sonrasında havalimanı çevresinde konuşlu ABD birliklerine çevredeki binalardan sniper (keskin nişancı) atışları başlamıştı ve Amerikan askerlerinin tüm dikkati bu ateşlere yoğunlaşmıştı. Emniyetsiz olduğu gerekçesiyle de bazı çevre nöbetçilerinin sayısında azaltmaya gidilmişti. Emniyet sistemi bölgedeki çatışma şartlarına uygun olmayan ABD birliği her türlü saldırıya açık bir şekilde bulunuyordu.

23 Ekim 1983 saat 0620 sıralarında havalimanına kargo taşıyan bir kamyon görüntüsünde, 5400 kg. TNT yüklü mercedes marka bir kamyonet dur ikazlarına aldırış etmeden ABD deniz piyadelerinin havalimanındaki kışla nizamiyesinden içeriye girdi ve barikatları geçerek doğrudan deniz piyadelerinin kaldığı binanın içerisine daldı. Bunu, o zamana kadar yeryüzünde görülen en şiddetli konvansiyonel patlama izledi ve bina tamamen çöktü. Patlamada 241 ABD askeri hayatını kaybetti, 60 kişi ise yaralandı. Bu olaydan 20 saniye sonra 3 km uzaklıktaki Fransız kışlası saldırıya uğradı. Altı katlı bina çöktü ve 58 Fransız askeri hayatını kaybetti ve 15 kişi yaralandı. Hemen başlayan kurtarma çalışmaları esnasında çevredeki binaların üzerinden sniper atışları devam etti.

Saldırıdan sonra ABD askerleri yer altı sığınaklarına ve gemilere yerleştirildi. ABD ve Fransız hükümetleri olayın bölgedeki politikalarından bir sapmaya sebep olmayacağını ve askerlerinin bölgede kalacağına dair birer açıklama yaptılar. Fransız hükümeti, misilleme olarak İranlı Pastarların Bekaa Vadisindeki kamplarına yoğun bir hava saldırısı düzenledi.

Beyrut’taki Çokuluslu güce yönelik çifte saldırıdan 10 gün, İsrail askerlerinin Aşura günündeki saldırılarından 19 gün sonra, 4 Kasım 1983’de, Tyre kentindeki İsrail askerî karargâhına yönelik başka bir intihar saldırısı düzenlendi. Bomba yüklü bir kamyonun yol üzerindeki engelleri aşarak karargâh binasının kapısından içeri daldıktan sonra patlamasıyla meydana gelen saldırıda 29 İsrailli asker ve o anda binada bulunan 30’dan fazla Filistinli ve Lübnanlı mahkum hayatını kaybetti. Olaydan sonra yapılan incelemede, kamyon süratle yaklaşırken nöbetçi askerlerin yoğun bir ateş açtığı ve sürücünün binaya ulaşmadan öldüğü anlaşıldı. Eylemi İslâmî Cihad örgütü üstlendi ve saldırıdan 1-2 saat sonra İsrail Hava Kuvvetleri Lübnan’daki FKÖ kamplarına hava saldırısı düzenledi.

Beyrut’taki ve Tyre’deki intihar saldırıları başladıktan sonra bu saldırılara uğramayan, Lübnan’da işgalci güçler olarak tanımlanan ülkelerden İngiltere, İtalya ve Suriye kalmıştı. İngiliz ve İtalyan askerlerinin yerel güçlerle her hangi bir silahlı çatışmaya girmemiş olması ve Lübnan ile ilgili geçmişlerinde bir sorun olmaması nedeniyle saldırılara hedef haline gelmemeleri normal karşılandı. Ancak, Suriye’nin intihar saldırılarının sonuçlarından menfaat sağlayacak yegâne taraf olması faillerin Suriye güdümünde olduklarına dair şüpheleri artırdı.

ABD ve Fransızlara yönelik intihar saldırıları Lübnan dışına da taştı. 12 Aralık 1983’te Kuveyt’teki ABD ve Fransa elçilik binalarına ve beş ayrı hedefe daha intihar saldırıları düzenlendi. ABD elçiliğine yapılan saldırı tekniği, Lübnan’daki saldırıda kullanılanın aynısıydı.

Havalimanındaki saldırıya misilleme ile karşılık veren Fransızlara Beyrut içindeki saldırılar da bu arada devam ediyordu. Aralık ayında Fransız askerlerine yönelik bir gecede üç saldırı birden düzenlendi. 1984 yılının yılbaşı gecesi ise Fransa’da hızlı trene yerleştirilen bombanın patlamasıyla 5 kişi hayatını kaybetti. Saldırıyı Çakal Carlos’un liderliğini yürüttüğü Arap Silahlı Mücadele Örgütü üstlendi. Örgütün saldırı sonrasında dağıttığı bildiride, eylemin Fransızların Bekaa Vadisinde düzenledikleri saldırıda ölenlerin intikamının alınması için yapıldığı açıklandı.

1984 şubat ayında ABD, Fransız ve İtalyan askerlerinden meydana gelen çok uluslu barış gücü bölgeden çekildi. ABD’nin çokuluslu güçten bağımsız olarak Lübnan ordusunu eğitmek için görev yapan eğitici personeli ise Lübnan’da kalmaya devam etti.

Eylül ayının başında, İslâmî Cihad örgütünün bir militanı Beyrut’taki gazete bürolarını telefonla arayarak, ABD’nin İsrail’in Güney Lübnan’daki uygulamalarını kınayan BM karar tasarısını veto etmesine karşılık Ortadoğu’daki ABD tesislerinden birine ölümcül bir saldırı düzenleyeceklerini bildirdi. Bu ihbara rağmen, 20 Eylül 1984’de ABD’nin İngilizlerle ortak kullandığı elçilik binası intihar saldırısına uğradı. Diplomatik plakalı bir araç, elçilik binasına doğru hızla yaklaşırken görevli korumalar durumu fark etti ve hemen ateşe başladılar. Aracın içinde sürücünün vurulmasıyla araç başka istikamete yöneldi ama binanın çok yakınında iken patlama gerçekleşti.

Saldırıda 14 kişi öldü, Amerikan ve İngiliz Büyükelçilerinin de aralarında bulunduğu bir çok kişi yaralandı ve elçilik binası ağır hasar gördü. Saldırıyı, Lübnan’da tek bir Amerikalı kalmayana kadar eylemlerinin devam edeceğini vurgulayarak İslâmî Cihad örgütü üstlendi. ABD istihbarat yetkilileri ise, olayın İran’ın desteklediği Hizbullah örgütü tarafından gerçekleştirildiğini değerlendiriyordu. Fakat, Hizbullah’ın yeni bir örgüt olması nedeniyle ellerinde yeterli bilgi olmaması, Hizbullah’ın lider kadrosunun veya militanlarının diğerleri gibi bir yerde toplanmaması gibi nedenlerle bir misilleme yapılamadı. Üstelik ABD, yanlış hedefe yönlendirilmiş bir misilleme sonrasında kendisine yönelik terör eylemlerinin tırmanmasından da çekiniyordu.

ABD yönetimi, bu olaydan kısa bir süre sonra, elçiliğin kapanmasına ve 6 diplomatın dışında kalan tüm personelinin geri çekilmesine karar verdi.

Bu geri çekilmeler, işgale karşı savaşan taraflarca süper güçlerin mağlup edilmesi olarak değerlendirildi. İntihar saldırıları, bu ilk başarılı örnekleri ile küçük bir Ortadoğu ülkesinde işgalci olarak tanımlanan ve ortalama bir nizami silahlı kuvvetin dahi baş edemeyeceği kadar güçlü hasımların ülkeden çıkarılmasında önemli bir rol oynadığı gerekçesiyle biraz da abartılı bir şekilde kutsandı. Daha da önemlisi, terör örgütleri, yoğun ve ağır terör saldırılarıyla demokratik ülkelerin halklarının süratle demoralize olduklarını, bunun da hükümetler üzerinde terör örgütlerinin lehinde kararlar verdirebilecek bir baskı unsuru oluşturduğunu anladılar.

Ancak, intihar saldırısının geri çekilme kararlarında tek başına rol oynadığını söylemek doğru değildir. Ne de olsa barış gücü birlikleri, gönderen ülkeler tarafından ev sahibi ülkede “bozulan barışı yeniden tesis etmek ve tesis edilen barışın korunmasına hizmet etmek” gibi bir görev yürütmektedirler. Gönderen ülkenin kendi bekası için vazgeçilmez bir görev değildir ve bu tür görevlerde önemli olan ülkenin kendi askerinin bekasıdır. Her iki ülkenin kendi hayatî menfaatlerini doğrudan etkilemeyen bir görevde askerlerinin zayi olmasını kabul etmemeleri nedeniyle çekilmiş olmaları daha muhtemeldir.

Ayrıca ABD, Vietnam’dan aldığı derslerle, “Caspar Weinberger Doktrini” olarak da isimlendirilen, askerî bir harekata girişilmesi için millî menfaatler açısından savaşın kaçınılmaz olması ve bu konuda politik makamlarla askerî makamların hemfikir olması, daha da önemlisi Amerikan kamuoyunun harekâtı desteklemesi gibi şartlar içeren kriterler oluşturmuştu. Lübnan iç savaşında taraf olmakla ABD’nin kazanacağı bir şey yoktu. Ülkenin varsayılan stratejik önemi ise alternatifsiz değildi. ABD’nin Lübnan’la ilgili en belirgin politikası, “yabancı güçlerin ülkeden çıkarılması” şeklindeydi ve bundan kastedilen SSCB güdümündeki Suriye idi. Bu işi de İsrail yapabilirdi. Zaten ABD ve İsrail, Ortadoğu ve Lübnan’la ilgili ortak menfaatlerinin bilincinde olarak ABD’nin İsrail’e yaptığı askerî yardımları artırması ile bir “stratejik ortaklık” ilişkisine girmişlerdi .

Savaşan taraflar, ABD ve Fransızlara yönelik saldırılardan sonuç alındığını görünce, İsrail hedeflerine yönelik intihar saldırılarına ağırlık vererek İsrail konvoylarına, yol kontrol noktalarına, askerî karargâhlarına ve kışlalarına yönelik intihar saldırıları düzenlendiler.

İsrail, 1992 yılında Hizbullah militanlarını Lübnan’ın güneyinden sürmek üzere bir operasyon başlattı. Lübnan derinliklerinde icra edilen hava ve kara harekâtı haftalarca sürdü ve Hizbullah’ın lideri Şeyh Abbas Musavi’nin ailesiyle birlikte öldürülmesi ile sona erdi. Hizbullah’ın 11 kişilik liderlik konseyi Şeyh Hasan Nasrallah’ı yeni lider olarak seçti. Nasrallah ilk demecinde Musavi’nin intikamının alınacağını ilân etti.

Kısa bir süre sonra, Hizbullah’ın intikam saldırısı hiç beklenmeyen bir yerde meydana geldi. Arjantin’in başkenti Buenos Aires’teki İsrail’in Büyükelçilik binası intihar saldırısı ile sarsıldı. Toplam 38 kişinin hayatını kaybettiği saldırının sorumluluğunu İslâmî Cihad örgütü üstlendi. Bu saldırıdan kısa bir süre sonra Panama’da Yahudileri taşıyan 17 kişilik bir yolcu uçağı havada infilak etti ve 12 Yahudi öldü. Bir süre sonra bu sefer Buenos Aires’teki Yahudi Kültür Merkezi’ne intihar saldırısı düzenlendi ve toplam 95 kişi öldü.

 Diğer politik gelişmelerin de etkisiyle İsrail, 2000 yılında, Suriye ise 2005 yılında Lübnan’ı terk etti.

Lübnan’da 1990 yılına kadar meydana gelen yaklaşık 50 intihar eyleminin büyük çoğunluğu, İran yanlısı Şii örgütleri olan İslâmî AMAL, Hizbullah ve Hizbullah’ın gölge örgütü olduğu kabul edilen İslâmî Cihad ve İslâmî Direniş Örgütlerince, Suriye yanlısı Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi ve BAAS Partisi tarafından icra edilmiştir. Bunların yanı sıra, Lübnan Komünist Partisi, Nasırcı gruplar ve diğer adı az duyulmuş küçük örgütler tarafından da bazı bombalı intihar saldırısı eylemleri icra edilmiştir.

Saldırılar en çok Beyrut şehrinde ve Güney Lübnan’ın İsrail işgali altındaki bölgelerde yapılmıştır. Her iki bölgedeki İsrail’e yönelik eylemlerin yanı sıra, ABD ve Fransız hedeflerine yönelik saldırıları genellikle Şii örgütler düzenlerken, Suriye yanlısı örgütler sadece İsrail ve SLA hedeflerine ağırlık vermişlerdir.

Güney Lübnan’daki saldırıların büyük çoğunluğu ise Suriye yanlısı Suriye Sosyalist Milliyetçi Parti (SSMP) ve BAAS partisi tarafından icra edilmiştir.

Maruni liderlerinin bir kilisede toplantı yaptığı esnada düzenlenen intihar saldırısı sonrasında olayı Marunilerin İsrail ile işbirliği yapmaları nedeniyle Hıristiyan Arapların Muhafızları isimli bir örgüt üstlenmiştir. Bu olayın dışında Hıristiyan grupların ismi saldırılarda geçmemiştir.

Dünya kamuoyunda yankı uyandıran ve yüksek zayiat oranı olan eylemler birden fazla örgüt tarafından üstlenilmiştir. Bunun sebebi, bir eylemin başarısının diğer örgütler tarafından da paylaşılmak istenmesi ve muhtemel bir misillemeye karşı hedef şaşırtmaktır. Genellikle, olay sonrasında olayı üstlenen bilinen bir örgütün yanı sıra, adı ilk defa duyulan örgütlerin ortaya çıkması ikinci ihtimalin daha güçlü olduğuna işaret etmektedir.

Hizbullah örgütünün, sınırlı sayıda eylemi doğrudan üstlenmesine rağmen, ABD istihbaratı tarafından İslâmî Cihad ve İslâmî Direniş gibi örgütlerin eylemlerinin Hizbullah adına icra edildiği kabul edilmektedir. Bunun sebebi, iki örgütün de Suriye’den silah yardımı almaları, İran’ın müttefiki olmaları, Bekaa vadisinin aynı bölgesinde konuşlanmaları, hatta her ikisinin de liderlerinin Şeyh Hüseyin Musavi olmasıydı. Hizbullah ise bu iddiaları şiddetle reddediyordu ve kendilerinin daha ılımlı bir İslâmî düşünceye sahip olduklarını belirtiyordu.

Dikkat çeken diğer bir nokta ise özellikle büyük çaplı eylemlerden önce saldırının yapılacağının özellikle Şii örgütlerce ikaz edilmiş olmasıdır. Bu davranış, Şiilerin Kerbela olayında Hz.Hüseyin’in şehit olduğu savaştan önce rakiplerini son bir kez uyarmak için onlara hitapta bulunmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, Şii örgütlerin bu tür ikazlarının ciddiye alınması gereklidir.

Lübnan’daki intihar eylemlerinin arkasında Suriye istihbarat örgütü Muhaberat’ın olduğu, eylemcilere baştan sona kadar Suriye ajanlarının refakat ettiği, saldırıda kullanılan araçlara bombaların yine aynı ajanlar tarafından yerleştirildiği biliniyordu. Eylemcilerin son mesajları arkasında Hafız Esat’ın resmi ve Suriye bayrağı bulunduğu halde Lübnan ve Suriye TV’lerinde yayınlanıyordu. Suriye, intihar saldırılarındaki rolünü gizlemeye dahi gerek görmüyordu. Hafız Esad’ın mart 1986’da düzenlenen BAAS toplantısında, “şehitleri” isimlerini tek tek sayarak yad etmiş, bunlar gibi bir çoğunun daha Suriye’de eğitileceğini açıklamıştı. Hafız Esad, Güney Lübnan’daki eylemlerde ölen iki eylemcinin adını Suriye’deki okullara vermiştir.

Sonuç olarak; diğer yan örgütleri tarafından fiilen icra edilmiş olsa da intihar saldırılarının ilk düzenleyicisi olan Hizbullah, işgalci güçlerin Lübnan’dan çıkarılmasını ve Şiilerin ülkeye hakim olmalarını sağlaması nedeniyle Lübnanlı Müslümanlar tarafından daha fazla desteklenmeye başladı. Bunun yanında, emperyalist ülkelere karşı gösterdiği başarı nedeniyle, diğer terör ve direniş örgütleri arasında da “saygınlığı” arttı. En önemlisi, intihar saldırılarının bu ilk başarılı uygulamalarının diğer örgütler tarafından da örnek alınmasına ve yaygın bir şekilde kullanılmasına sebep oldu.

Şiilerin intihar eylemlerini kendileri gibi gayri nizami taktiklerle savaşan karşıt gruplar yerine, nizami birliklere sahip ABD ve İsrail gibi hedeflere yöneltmesi, intihar saldırılarının “kendilerinden çok daha güçlü bir düşmana karşı kullanılması” refleksine dayanmaktadır. Şiiler, İsrail ve ABD dışındaki diğer tüm gruplarla başa çıkabilecek kadar güçlüydüler. Ancak, İsrail ve henüz silahlı bir çatışmaya girmese de ABD, potansiyel olarak Şiilerin elinde bulunmayan silahları savaş alanına getirmeye muktedirdi. Şiiler, karşı taraftaki bu potansiyel güçle doğrudan çatışmayı göze alamazlardı ve bu nedenle düşmanın zayıf ve hassas olduğu noktaları istismar edecek şekilde intihar eylemlerine başvurdular.

İntihar eylemleri ile ilgili Lübnan Şiileri arasında daha sonra diğer ülkelerdeki eylemlerde de kullanılacak bir jargon oluştu. İntihar etmenin günah olmasına rağmen intihar eyleminin Cihad vesilesi olması nedeniyle intihar eylemlerine, şehitlik eylemi manasına gelen “el-ameliye istişadiye” (martrydom operations), intihar eylemini bizzat gerçekleştirerek eylemde hayatını kaybedenlere ise “şehit”, “şehit es-said/mutlu şehit” veya “şehid el-mukattil/savaş şehidi” denildi. Eylemlerin bir kişilik araçlarla yapıldığını tespit eden İsrail ordusunun “her araçta asgari iki kişi bulunacak” emri üzerine, intihar eyleminde biri sürücü olmak üzere iki kişi kullanılmaya başlandı. Bu, ikinci eylemcilere ise, “aslında ölmeyi amaçlamamasına rağmen savaşta bir şekilde hayatını kaybeden” manasına gelen “mazlum şehit” adı verildi. Hizbullah’ın yayın organlarında, eylemcilerin son görüntülerinin ve eylem anının yer aldığı yayınlar yapılmaya, eylemlerde hayatını kaybedenler için camilerde dualar okunmaya başlandı. Eylemcilerin geride kalanları için bir yardım fonu oluşturuldu, eş ve çocuklarının masrafları karşılanmaya başlandı.

Fakat yıllar içinde, Hizbullah militanlarının İran’dan aldıkları eğitimin etkisiyle ve zaman içerisinde kazandıkları tecrübelerle gerilla taktik ve tekniklerinden ustalık kazanmaları , İran’dan ve Suriye’den aldıkları silah yardımı ile ateş gücünü artırmaları intihar saldırılarına olan ihtiyacı azalttı. Hizbullah, 1990’lı yılların başlarında İsrail hedeflerine düzenlediği saldırılarda, artık katyuşa roketleri ve top gibi konvansiyonel silahları, sızma ve taktik akın gibi gerilla taktiklerini kullanıyordu.

Şii din adamları bu gelişmeler üzerine bir süre sonra intihar saldırısına muhalefet etmeye başladılar. Sonuçta intihar saldırılarının geçmişte gerekli ve caiz olduğuna, ancak artık gerek duyulmadığına, gelecekte ihtiyaca göre yeniden kullanılabileceğine dair bir fetva yayınlanarak intihar eylemleri rafa kaldırıldı ve Bu 1990’lı yıllarda eylem sayısında belirgin bir düşme meydana geldi. 

Reklamlar
Bu yazı Din Kaynaklı Çatışmalar, Lübnan, Şehir Gerillası, İç Savaşlar ve Çatışmalar, İntihar Saldırıları, İşgale Karşı Direniş Hareketleri içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s