İsrail-Filistin Barış Süreci

FKÖ, 1991’deki Körfez Savaşı’nda ABD liderliğindeki koalisyona karşı Saddam’a destek verdi. FKÖ, Irak’ın Kuveyt’i ilhakını onaylamıyordu, ama Saddam Hüseyin’in ABD’ye ve Körfezdeki petrol ihraç eden ülkelere meydan okumasını bölgesel statükoyu değiştirmek ve dikkati Filistin sorununa çekmek için bir yol olarak görüyordu. Savaştan sonra FKÖ diplomatik olarak izole edildi. Kuveyt ve Suudi Arabistan sağladıkları parasal desteği kestiler, Kuveyt ülkesindeki sayıları 400.000’i geçen Filistinlileri ülke dışına çıkardı, böylece hem FKÖ hem de Kuveyt’teki akrabalarının gönderdiği paralardan mahrum kalan Filistinliler mâlî krizin eşiğine geldi.

Körfez Savaşı’ndan sonra ABD, Arap-İsrail anlaşmazlığına çözüm sunarak Ortadoğu’daki konumunu dengelemeye çalıştı. FKÖ’den desteklerini çekmiş olmalarına karşı, Kuveyt ve Suudi Arabistan Arap-İsrail anlaşmazlığını çözmek ve bu anlaşmazlığın yarattığı bölgesel kararsızlık potansiyelini ortadan kaldırmak istiyorlardı.

Bu düşüncelerin etkisinin yanında Başkan Bush yönetiminin katkıları ve baskılarıyla Ekim 1991’de Madrid’de Ortadoğu Barış Konferansı toplandı. Tarafların karşılıklı suçlamalarıyla başlayan konferans, aslında bir diyalog başlatmasını sağladı. Ortadoğu sorunlarının hiç birine çözüm getirmeyen konferans sonrasında sağlanan en büyük gelişme ise, gizli ve gayri resmî de olsa Filistinlilerle İsrail arasında görüşmelerin başlamasıydı. 

Haziran 1992’de Rabin tarafından yönetilen yeni bir İsrail İşçi Partisi hükümeti kurma görevini üstlendi ve İsrail-Filistin anlaşmasının hızlı bir şekilde sonuçlandırılacağı sözünü verdi. Her iki tarafın da attığı karşılıklı adımlarla, Norveç’in katkılarıyla ve ABD’nin sponsorluğuyla İsrail-Filistin Barış süreci 1993 yılında İsrail ve FKÖ’nün karşılıklı mektuplarla birbirini tanımasıyla resmen başladı. 

Mektup teatilerinden kısa bir süre sonra 13 Eylül 1993’te Washington’da Oslo-1 olarak da bilinen İsrail-FKÖ “Prensipler Deklarasyonu” imzalandı. Prensipler Deklarasyonu, İsrail’in Gazze Şeridi ve Batı Şeria’nın bazı bölgelerinden kademeli olarak çekileceğini, çekilmenin başlamasından sonra 5 yıllık bir dönem içerisinde, FKÖ’nün “kendi kendini yönetebilen” bir Filistin Yönetimi (FY) oluşturacağını ön görüyordu. İsrail’in devredeceği toprakların büyüklüğü, İsrail yerleşim yerlerinin ve Yahudi yerleşimcilerin geleceği, su kaynaklarını kullanma hakları, Filistinli mülteciler sorununun çözümü ve Kudüs’ün durumu gibi anahtar sorunlar, nihai statü anlaşmasında  çözülmek  üzere bir kenara bırakıldı.

Barış sürecinin Filistin tarafındaki mimarı Arafat ve FKÖ’nün aksine, Hamas ve İslâmî Cihat örgütleri barış sürecine onay vermediler. Özellikle Hamas, İsrail’in işgâl ettiği topraklardan çekilmesi sağlanana kadar cihat yoluyla savaşa devam etmeyi ve Filistin topraklarını düşmana satmak olarak değerlendirilen barış sürecini baltalamayı temel politika olarak belirledi. Bu politikanın uygulanması için, her iki örgüt siviller ağırlıklı olmak üzere İsrail hedeflerine yönelik eylemlerin sayısını ve şiddetini artırmaya başladılar. 

Her şey erağmen Barış Sürecinin Filistinlilerce desteklenmesi ve 50 yıldan beri süren sorunun artık çözülme noktasına geldiğine dair mevcut yaygın inanç nedeniyle şiddet olaylarında intifada dönemine oranla bir azalma meydana geldi. Eylül-1993’de yayımlanan bir ankette Filistinlilerin %70’inden fazlasının barış sürecinden umutlu olduğu tespit edildi.

Barışla ilgili umutlar yükselmeye devam ederken, 25 Şubat 1994’te El Halil şehrindeki Halil İbrahim Camiinde sabah namazını kılan Filistinlilere bir Yahudi yerleşimcinin otomatik silahıyla ateş açarak 29 kişiyi öldürmesi, 125 kişiyi yaralaması  üzerine Hamas ve İslâmî Cihat örgütleri eylemlere tekrar başlamaya karar verdi. 

Söz konusu camii, El Aksa Camiine benzer şekilde bir sorun kaynağıdır. Camiinin altında Hz. İbrahim’in El Halil’e geldiğinde 400 Şekel ödeyerek satın aldığı ve uzun yıllar yaşadığı rivayet edilen “peygamberler mağarası” bulunmakta ve bu mağara Musevi dininin en kutsal mekanlarından biri sayılmaktadır. Benzer şekilde Yahudilerin Filistin’de iken bu mağara üzerine inşa ettiği tapınakları Romalılar tarafından yıkılmış ve bölge Müslümanların kontrolüne geçtikten sonra Halil İbrahim Camii inşa edilmiştir. Yüzyıllar sonra geri gelen Yahudiler, Halil İbrahim Camiini sinagog olarak kullanmak istemişler ve bu istekleri Müslümanlar arasında tepkiyle karşılanmıştır. Söz konusu katliam da bu anlaşmazlığın bir ürünüdür. Katliamdan sonra camii 9 aydan fazla bir süre kapalı tutulmuş ve tekrar açıldığında yarısının sinagog olarak düzenlendiği görülmüştür. Camiinin statüsü Hebron protokolü ile kabul edildiği şekliyle aynen devam etmekte olup, Müslümanların ve Yahudilerin her yıl 10’ar günlük kutsal günlerinde camiinin/sinagog’un tamamını kullanma hakları bulunmaktadır.

Saldırgan, Baruch Goldstein isimli ABD kökenli bir doktor olup, silahının tutukluk yapması nedeniyle ateş edemeyince saldırıdan sağ kurtulanlar tarafından linç edilmiştir. Goldstein’in anısına El Halil şehrinin hemen yanındaki Kiryat Arba Yahudi yerleşim yerinde bir anıt dikilmiştir. İsrail hükümetince bir kaç kez yıkılan anıt, diğer Yahudi yerleşim yerlerinden yoğun bir ziyaretçi akımına uğramakta ve adeta “kutsal yer” olarak kabul edilmektedir.

Bu olaydan kısa bir süre sonra, 6 ve 13 Nisan 1994 tarihlerinde Hamas’ın iki intihar saldırısı gerçekleşti.  Bu saldırılara rağmen barış sürecindeki gelişmeler devam etti ve 4 Mayıs 1994’te Kahire’de Gazze Şeridi ve Eriha anlaşması imzalandı. 300 sayfa ve haritalardan oluşan bu anlaşmayla 20 sayfalık Prensipler Deklarasyonunda ortaya konulan hususların ayrıntıları belirlendi. Anlaşma, İsrail birliklerinin çekilmesi, terk edilen bölgelerde yetkilerin Filistin otoritesine devredilmesi, Filistin otoritesinin yapısı, yetkileri, Filistin polisinin kurulması ve çalışma esasları gibi konuları düzenliyordu.

Filistinliler arasında yeni umutların doğmasını sağlayan bu yeni durum, İslâmcı hareket arasında kafaların karışmasına sebep oldu. İsrail ve Filistinliler arasında 29 Ağustos 1994’te eğitim, sosyal, sağlık, turizm ve vergilendirme konularındaki yetki ve sorumlulukların devrine dair başka bir anlaşma daha imzalandı. Artık, Filistinliler kendi bölgelerinde kendilerini yönetecek yetkilerle donatılmışlardı.

Buna rağmen, Hamas örgütü İsrail’le herhangi bir uzlaşmaya karşı olduğunu ve eylemlere devam edeceğini açıkladı. Kısa bir süre sonra da, bir Hamas militanı Tel Aviv şehrinde bir otobüste üzerindeki bombayı patlatarak 21 kişinin ölümüne ve 46 kişinin yaralanmasına sebep oldu. İslâmî Cihat örgütü de, İsrail’in liderlerinden birini öldürmesine misilleme olarak intihar eylemlerine başladı.  

Bu eylemler devam ederken yapılan anketlerde Filistinlilerin bir yandan barış süreci için besledikleri umutların önceki seviyesini koruduğu, diğer yandan Hamas ve İslâmî Cihat örgütlerinin intihar eylemlerine destek vermeye başladıkları da tespit edildi. Sonuçları Temmuz-1995’de açıklanan bir araştırmada Filistinlilerin İsrail’e yönelik silahlı eylemlere %43, silahlı mücadele yöntemi olarak intihar eylemlerinin düzenlenmesine % 32.8 oranında destek verdiği belirlendi. İntihar eylemlerine destek verenler, bunun Filistin’in gasp edilen haklarının geri alınması, işgale son verilmesi ve İsrail’den intikam alınması için en uygun yöntem olduğunu savunuyorlardı. 

Barış görüşmeleri ise bombalı intihar saldırılarına ve diğer eylemlere rağmen devam ediyordu ve 28 Eylül 1995 tarihinde Washington’da Oslo-2 Anlaşması adıyla daha kapsamlı bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, daha önceki anlaşmalara atıf yaparak müzakere sürecinin daha ileri düzeye götürülmesini ve anahtar sorunlara çözüm bulunmuş olarak, 4 Mayıs 1999’da Gazze ve B. Şeria’nın büyük bir bölümünde Filistin Özerk Yönetiminin kurulmasını öngörüyordu.  Bu anlaşma ile Filistinlilerin barışa olan inançları da tazelendi ve şiddet yanlısı politikalara verilen destek yine düşüş gösterdi.  

Bu arada, barış sürecinin mimarlarından İsrail Başbakanı İzak Rabin, Oslo-2 anlaşmasının imza töreninden 1.5 ay sonra düzenlenen barış mitinginde radikal bir Yahudi tarafından düzenlenen suikast sonucu hayatını kaybetti. İsrail başbakanlığı için, barış sürecinin diğer bir mimarı Şimon Perez’e karşılık  “güvenli barış” sloganıyla Netanyahu’nun yarıştığı seçim süreci başladı.

Seçim kampanyası devam ederken ocak ayı içerisinde, İsrail birlikleri Oslo-2 anlaşması gereği, Filistinlilerin Batı Şeria’da yoğun bir şekilde yaşadığı 6 şehirden (Ramallah, Nablus, Cenin, Beytüllahim, Tulkarim, Eriha) çekilerek buralarda yönetim ve güvenlik sorumluluğunu Filistinlilere devretti. Ancak, tüm bu gelişmelere rağmen İsrailliler arasındaki barış karşıtlarının sayısının artmasını sağlayan yeni intihar saldırıları düzenlendi. Bu güvensizlik ortamında gittikçe güç kazanan Netanyahu da seçimler sonucunda İsrail’in Başbakanı oldu.    

Ocak-1997’de El Halil şehrindeki özel düzenlemeye dair protokolün imzalanması ve şehrin H1 olarak tanımlanan bölgesinin tamamen, H2 olarak tanımlanan ve sadece 400 Yahudi’nin yaşadığı diğer bölgenin ise güvenlik sorumluluğu hariç Filistin otoritesine devredilmesi yeni bir gelişme olarak görüldü.

Bu noktaya kadar şaşırtıcı bir şekilde gelişme gösteren barış süreci, başbakan seçildiği andan itibaren barış süreci konusunda isteksiz davranmaya başlayan Netanyahu ile aksamaya başladı. Netanyahu önce, müteakip safhada B. Şeria’nın Filistinlilere devredilmesi Oslo-2 ile belirlenmiş olan %12’lik kesimini %2.5’a düşürme niyetini telaffuz etti. Müteakiben, Batı Şeria ve Kudüs çevresinde yeni yerleşim yerleri inşa etme kararını açıkladı. Bu girişimler, Filistin tarafının barış görüşmelerini askıya alması sonucunu getirdi ve Arafat, barış süreci hangi aşamada olursa olsun, Oslo-2 anlaşmasında ön görüldüğü şekilde, 4 Mayıs 1999’da Filistin’in bağımsızlığının tek taraflı olarak ilân edileceğini deklere etti.

Nisan-1997’de kamuoyu araştırmaları Filistin halkının % 40’a yakınının İsrail hedeflerine yönelik askerî eylemlerin millî  çıkarlara uygun gördüğünü, halkın % 32.7’sinin de intihar eylemlerini desteklediğini ortaya koydu.  Filistin halkı, intihar eylemlerini İsrail’e karşı en etkili mücadele yöntemi olarak görmeye başlamıştı.

Bu arada beklenmeyen bir gelişme ile İsrail’de hapiste olan Hamas’ın ruhani lideri Şeyh Ahmed Yasin, Ürdün’de yakalanan İsrail ajanları ile değişim çerçevesinde serbest bırakıldı. Gazze’ye dönüşünde ulusal kahraman olarak karşılanan Yasin’e halkın sevgisi, Arafat’ın Gazze’ye gelişinde gösterilen sevgiden çok daha fazla idi. Bu olaydan sonra şiddet olayları her iki toplumun gündemindeki önceliğini kaybederek yılda bir-iki olaya kadar düştü.  

Büyük umutlarla başlayan barış sürecini oluşturan anlaşmaların uygulamaları  1997’den itibaren şekillendikten sonra ortaya çıkan tablo ile, Filistinlilerin hayal ettikleri sonuçlar birbirlerinden çok farklıydı. En başta, Filistinliler Gazze ve Batı Şeria bölgelerinde birbirleriyle fizikî teması olmayan iki ana bölgeye bölünmüşlerdi. Bu iki bölge arasındaki geçişler tamamen İsrail’in kontrolü altındaydı. Kara, deniz ve hava sınırlarının hakimiyeti de İsrail’in denetimindeydi.

Filistinlilerin sözde ellerinde kalan iki ana toprak parçası her zaman için İsrail’in bir dış kuşatması altındaydı. İsrail, bunun yanında Filistin bölgelerini kendi içinde de küçük parçalara bölmüş ve bu parçalar arasındaki hareket özgürlüğünü istediği zaman kolayca engelleyecek bir sistemi yıllar boyunca ince hesaplarla kurmuştu.  

1967 savaşından kısa bir süre sonra başlayarak, Batı Şeria ağırlıklı olmak üzere Filistin topraklarında Yahudi göçmenlere iskân sağlamak ve genişleme eğiliminde olan Filistin yerleşim yerlerinin önüne set çekmek için Filistinlilerin arazilerine el koymaktaydı. El koyma işlemi, bölgenin “askerî bölge” ilân edilerek bir askerî birliğin bölgeye konuşlandırılmasıyla başlamaktaydı. Çoğu zaman geçici kaydıyla bölgeye yerleşen askerî birliğin etrafı “emniyet” gerekçesiyle tel örgülerle çevrilerek, askerlerin önce kendileri için, daha sonra aileleri için, nihayet diğer Yahudiler için evler, okullar, marketler, sinagoglar gibi sosyal yaşam alanlarını da inşa edilerek bölge tamamen İsrail toprağı haline getirilmekteydi.

İsrail, bu şekilde el konulan topraklarda, 200’den fazla yerleşim yeri inşa ederek 200.000 kişiyi Batı Şeria’ya, 200.000 kişiyi Kudüs ve çevresine, 6000 kişiyi de Gazze Şeridine yerleştirmişti. Genel olarak Yahudi yerleşimleri olarak bilinen bu alanların bir geçidi veya köprüyü veya bir su kaynağını veya hakim bir gözetleme mevziini kontrol etmek, giderek yayılmakta olan Filistin şehirlerinin yapılaşmasının önüne set çekmek, Filistin bölgelerinin bütünlüğünü bozmak, aralarındaki irtibatı kesmek ve genel yol ağına hakim olmak gibi taktik görevleri bulunmaktaydı. 

İsrail hükümeti, Yahudi yerleşim yerlerinin çevrelerinde kendi cesametleriyle karşılaştırılamayacak kadar büyük bölgeleri güvenlik tedbirleri kapsamında kontrol altına almıştı. Örnek olarak; Batı Şeria’nın nüfusunun sadece %9-10’unun oluşturan Yahudi yerleşimciler, barış sürecinin öncesinde bölgenin %92’sine ve son aşamasında da yaklaşık %40’ına sahiptiler. Gazze şeridi boşaltılmadan önce ise, nüfusun % 0.6’sını oluşturan Yahudiler bölgenin %42’sini kontrol ediyorlardı.   

Diğer yandan İsrail, Yahudi yerleşim yerlerini birbirine bağlamak için 340 km.den fazla karayolu inşa etmiş, barış sürecindeki anlaşmalarla Batı Şeria’da A,B,C, D bölgeleri, Gazze’de sarı yeşil, mavi ve beyaz bölgeler, Filistinlilerin yaşadığı Doğu Kudüs’te tabii rezerv bölgeleri, kapalı askerî bölgeler, güvenlik bölgeleri, kamuya açık yeşil alanlar oluşturarak Filistinlileri her biri dar ve kalabalık yaklaşık 190 kantona bölmüştü. Bu kantonlar arasındaki ulaşım ise, doğal olarak, tamamen İsrail’in denetimindeydi. 

Dolayısıyla İsrail, istediği zaman Filistinlileri yerlerinde sabitleyecek şekilde bir kontrol mekanizması kurmuş, Filistin bölgelerindeki toplumsal olaylar ve terörist faaliyetlerle mücadeleyi ise, anlaşmalarla teşkil edilen Filistin Polis Kuvvetine ihale ederek günlük sıcak olaylardan kendini kurtarmış, fakat istediği yer ve zamanda müdahale etme hakkını da kendi elinde tutmuştu. Kelimenin tam manasıyla İsrail, uluslar arası ortamda kabul görmeyen 1967 işgalini “yasal” bir çerçeveye, hem de kendi istediği koşullarla oturtmuştu.

İşgâl altındaki  topraklarda yaşayan Yahudi yerleşimciler ise bir çok çatışmanın ve Filistin gösterilerinin kışkırtıcısı ve tetikleyicisi olmuşlardır. Silâh taşıma ve gerektiğinde kullanma yetkisine sahip yerleşimciler, İsrail hükümetinin bir çok teşvik uygulaması ile diğer bölgelerde yaşayan İsraillilere göre daha kolay ve ucuz bir yaşam sürüyorlardı. Üstelik bu kişilerin büyük çoğunluğu aynı zamanda Yahudi din adamı ve öğrencisi olduğundan askere gitmek, vergi vermek gibi yükümlülüklerden muaftılar.  Bir çok olayda, Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilere doğrudan ateş açtığı, en küçük bir kayıpları için dahi misilleme eylemleri yaptığı, çevredeki Filistinlilerin tarımsal faaliyetlerini engelledikleri, hatta Filistinlilere ait topraklara kimseye hesap verme gereğini hissetmeden el koydukları görülmüştür.   

Filistinliler, gittikçe daralan bölgelerinde ekonomik açıdan da oldukça kısıtlı bir yaşam sürüyorlardı. Ülkenin dış sınırları ve gümrükleri İsrail kontrolünde olduğundan ithalat ve ihracat yapmak mümkün değildi. Bir çok yiyecek maddesi gümrüklerde geciken işlemler nedeniyle çürüyordu. Zaten ağır gümrük vergileri de rekabet gücünü azaltıyordu. Filistinliler ancak bir İsrailli ile ortak olursa gümrük işlemleri bir derece daha hızlanıyordu. Ticaret yapmak için gerekli izinleri almak zaten çok zordu ve kalifiye işçiler İsrail tarafında yine İsrail’in göz yumması ile kaçak olarak çalışıyorlardı. Filistinliler ancak yurtdışında, özellikle Arap ülkelerinde çalışan akrabalarının yardımlarıyla ayakta durabiliyorlardı.

Filistinlileri rahatsız eden başka bir konu da Kudüs’ün durumuydu. Her üç din tarafından da kutsal sayılan Kudüs’e hakim olmak için tarihte yüz binlerce kişinin hayatına mal olan bir çok savaş yapılmıştı. Kudüs, Hz. Ömer tarafından 638 yılında fethedildikten sonra Müslümanların kontrolüne geçmiş, 1099 yılındaki 1’inci Haçlı Seferi ile başlayan Hıristiyan egemenliği, Selahattin Eyyubî tarafından ele geçirildiği 1187 yılına kadar devam etmiş ve bu tarihten sonra 400 yıl Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere tamamen Müslümanların egemenliği altında kalmıştı. İsrail, 1948 savaşında şehrin batı kesimini Filistinlilerden, 1967’deki Altı Gün Savaşında ise Ürdün’den kalan kesimini alarak  şehre tam olarak hakim olmuştu.   

Museviler, Kudüs’ü ibadetlerinin kabul edileceği tek yer olarak gördüklerinden yüzyıllarca süren sürgün hayatlarında daima Kudüs’e dönmek hayaliyle yaşamışlardır. Özellikle Ortodoks Yahudiler, yıkılan ilk iki tapınağın yerine üçüncüsünü dikmedikçe de ibadetlerinin tam olmayacağına inanmaktadırlar.  Ne var ki, şimdi bu tapınağın ayakta kalan tek kalıntısı “ağlama duvarı” olarak bilinen batı duvarıdır ve tapınağın yerinde Müslümanların en kutsal mekanlarından sayılan, bir süre namazların kıblesini oluşturan, Kubbet-üs Sahra’dan ve hemen yanında El-Aksa camiinden oluşan Harem-i Şerif Kompleksi bulunmaktadır.

Hıristiyanlar ise Kudüs’ü,  Hz. İsa’nın ölümünden önce son zamanlarını geçirdiği ve çarmıha gerildiği yer olduğundan kutsal saymaktadırlar. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yerde ise şimdi “kıyamet kilisesi” vardır ve kilisenin her köşesi bir Hıristiyan mezhebinin rahipleri tarafından işletilmekte, kilisenin anahtarı ise yüzyıllardan beri aynı aileden bir Müslüman’da bulunmaktadır. Rivayete göre, Hz. Ömer ordularıyla Kudüs’ü fethettiğinde kiliseyi incelerken namaz vakti gelmiş ve papazların “namazınızı kilise’de kılın, burası da Allah’ın evidir” şeklindeki tekliflerini, “ben burada namaz kılarsam benden sonra burasını cami yaparlar” diyerek geri çevirmiş ve hemen yakındaki bir ağacın altında namazını kılmıştır. Daha sonra, oraya halen Hz. Ömer Mescidi denilen bir mescit yapılmıştır. Bu kutsal mekanları çeviren Kudüs duvarlarının içinde kiliseler, camiler, sinagoglar sırt sırta ve çoğu zaman aynı duvarları paylaşır bir şekilde bulunmakta, duvarın hemen dışındaki Zion Tepesi üzerinde Hz. İsa’nın 12 Havarisi ile birlikte yemek yediği yerde “son akşam yemeği kilisesi” bulunmaktadır. 

Kudüs, Yahudiler açısından sadece dinî olarak değil, stratejik açıdan da önemlidir. Filistin  bölgelerini kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayırdığı bir bölgede bulunan Kudüs, tüm yol ağının düğüm noktasını oluşturarak Batı Şeria’ya emniyetle girişi temin etmekte, Ürdün vadisine batı-doğu istikametinde kuvvet kaydırmaya imkân sağlayan bir boğaz bölgesini kontrol etmekte, Tel Aviv şehrinin ve Ben Gurion havaalanının güvenliğini uzaktan sağlamaktadır.   

Tüm çabalara ve beslenen umutlara rağmen ulaşılan bu yeni durum, Filistinliler arasında hayal kırıklığına sebep oldu. Barış sürecinin gelişme gösterdiği dönemlerde Filistinlilerin umutlarında artış görülürken, İsrail’in şiddet uygulamaları  halkın barış süreci hakkındaki şüphelerini zaman içerisinde artırdı ve bundan FKÖ ve Arafat’ı sorumlu tutmaya başladılar. Her ne kadar Arafat’a Filistinliler tarafından duyulan saygı ve sevgi herhangi bir iç çatışmayla sonuçlanmadıysa da, özellikle Arafat’ın yakın çevresindekilerin karıştığı yolsuzluklar FKÖ’nün her geçen gün Filistinlilerin desteğini kaybetmesine, Hamas ve İslâmî Cihad gibi örgütlerin güç kazanmasına sebep oldu.

1998’in eylül ayında, Barış Sürecindeki gecikmeleri telafi ederek yeni düzenlemelerle süreci canlandırmak için ABD’nin sponsorluğunda görüşmeler yeniden başladı. 23 Ekim 1998’de diğer konuların yanı sıra Filistin yönetiminin terörle mücadele sorumluluğuna yoğun vurgu yapan Wye River Memorandumu imzalandı. Bu gelişme ve uluslar arası kamuoyunun baskıları ile Arafat, daha önce 4 Mayıs 1999’da yapacağını açıkladığı bağımsızlık ilânını erteledi. 

Görüşmeler devam ederken, Hamas ve İslâmî Cihat’ın süreci baltalama girişimleri devam ediyordu ve bir süredir gündeme gelmeyen bombalı intihar saldırıları, çok seyrek de olsa,  tekrar görülmeye başlandı.  

1999 yılının mayıs ayında İsrail’de yapılan başbakanlık seçimlerini “Suriye, Lübnan ve Filistin’le ilgili sorunları çözme” sloganıyla seçmen karşısına çıkan barış yanlısı Ehud Barak kazandı. Eylül ayında Arafat ile Barak arasında Mısır’ın Şarm El Şeyh beldesinde Wye River’ın revize edilmiş hali olan yeni bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma ile Gazze Şeridi ve Batı Şeria arasında güvenli geçiş, mahkumların serbest bırakılması ve nihai statü görüşmeleri ile ilgili sorunların çözümü bir takvime bağlandı. Bu takvime göre İsrail ile Filistin arasındaki nihai statü anlaşmasının 13 Eylül 2000 tarihine kadar tamamlanması ön görüldü. Arafat da daha önce ertelediği bağımsızlık ilânının bu tarihte yapılacağını açıkladı. Bu gelişmelerle Filistin kaynaklı şiddetin dozu da oldukça düştü.

1999 yılındaki Şarm el-Şeyh memorandumunda nihai statünün belirleneceği tarih olarak belirlenen 13 Eylül 2000’e iki ay kala, 13 Temmuz 2000’de Arafat ve Ehud Barak ABD başkanı Clinton’ın ev sahipliğinde Camp David’de bir araya geldiler. Basına kapalı olarak yapılan görüşmelerde, İsrail’in şimdiye kadar Filistin tarafına verdiklerinin çok üstünde tavizler verdiği söylenmektedir. Ayrıntıları henüz tam olarak ortaya konmayan görüşmelerde Barak’ın, Harem-i Şerif’in yönetimini ve Doğu Kudüs’ün Filistin tarafına bırakılmasını; aile birleşimi kapsamında 80-100 bin mültecinin dönüşünü; B.Şeria ve Gazze Şeridinde 40 bin kişilik Yahudi yerleşim yerinin kapatılmasını; Gazze’nin tamamen, B. Şeria’nın ise %94’ünün boşaltılmasını kabul ettiği iddia edilmektedir. Buna karşılık, Arafat’ın İsrail’in D. Kudüs’ün bazı kesimlerinde egemenlik hakkını tanıdığı; Filistinli bütün mültecilere dönüş hakkı verilmesinin uygulanabilir olmadığını kabul ettiği; B. Şeria’daki üç Yahudi yerleşim yerini diğer bölgelerden toprak karşılığı İsrail’in mülkiyetine bıraktığı ileri sürülmektedir.

Ancak, Filistinli mültecilerin hakları ve İsrail’in işgâl altındaki topraklardan çekilme oranı gibi konularda gelişme sağlanamayınca liderler 24 Temmuz’da ülkelerine döndüler. Buna rağmen, görüşmeler alt komisyonlar arasında devam etti.  Heyetler arasında devam eden görüşmelere şans vermek uğruna, diğer ülkelerin de baskılarıyla Filistin Merkez Konseyi, tek taraflı bağımsızlık ilânını 15 Kasım 2000 tarihine erteledi.

Barış sürecini canlandırma girişimlerine rağmen, 28 Eylül 2000 tarihinde meydana gelen bir olay, barış sürecinin çökmesine ve Filistinlilerle İsrail arasında eskilerine oranla daha şiddetli çatışmaları içeren El Aksa İntifadası’nın başlamasına sebep oldu.

Reklamlar
Bu yazı Filistin-İsrail Sorunu, Orta Yoğunluklu Bölgesel Çatışmalar, Sorun Kaynakları, İşgaller içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s